MEB'İN ACİLEN TERK ETMESİ GEREKEN 10 PRANGA
- onsaritas90
- 2 gün önce
- 7 dakikada okunur
Eğitim bir ülkenin ruhunun, şahsiyetinin ve geleceğinin inşa edildiği en hayati zemindir. Ama bugün eğitim sistemimiz, modern dünyanın amansız çarkları arasında çocukların ve öğretmenlerin gerçek potansiyelini yok eden bir yapıya bürünmüş durumdadır. Sınav istatistikleri, yönetmelikler ve fiziki binaların ötesine geçip insanın kendi hakikatini bulma serüvenine odaklanmadıkça bu krizden çıkamayacağımızı da bilmek zorundayız. Bu bağlamda Millî Eğitim Bakanlığı'nın daha sağlıklı, özgür ve şahsiyetli bir nesil yetiştirmek adına derhal vazgeçmesi gereken bazı temel uygulamaları yazmak istiyorum.
Öncelikle 12 Yıl Zorunlu Eğitim Kaldırılmalıdır
Devletin gençleri on iki yıl boyunca okul sıralarına mecbur bırakmasını bir eğitim zaferi olarak pazarlaması, pedagojik açıdan asrımızın en büyük yanılgılarından biridir. Zorunlu eğitim, bedeni sınıfa hapsederken öğrencinin ruhunu, ilgisini ve hayata atılma heyecanını çoğu zaman beton duvarlar arasında boğmaktadır. Her çocuğun fıtratı, yeteneği ve hayatı algılayış biçimi farklıyken, hepsini aynı akademik tornadan geçirmeye çalışmak, onları diplomalı ama mutsuz yığınlara dönüştürüyor.
Eğitim, kanun gücüyle dayatılan bir esaret olamaz. Eğitim ancak gençlerin kendi yolunu bulacağı bir ufuk çizgisi olmalıdır.
Bir neslin tamamını hemen hemen aynı şablona dökerek lisenin sonuna kadar sistemin içinde tutmak, mesleki yönelimleri geciktirdiği gibi, okula karşı derin bir bıkkınlık da yaratmaktadır. Soruyorum, günümüzde kaç tane 15 yaşında terzi görebiliyorsunuz? Kaç tane elektrikçi çırağı var? Çocukların hepsi okullarda ve birçoğu okulları birbirine katıyor, öğretmenlere saygısızlıklarının bir sınırı yok ve okumaya çalışan diğer arkadaşlarını da engelliyorlar. Ben hem İstanbul’da hem de Bursa’da çalışmış bir meslek öğretmeni olarak bunu görmekte zorlanmıyorum.

Bizler de öğretmenler olarak öğrencilerin bıkkınlığına yakından şahitlik ediyoruz. On iki yıllık bu zorunlu esaret, bir şeyler üretip sanatkar olacak gençleri köreltmiş, zihinsel üretime yatkın beyinleri de ezberin ve sınav taktikleriyle bezenmiş testleri çözmenin hamallığına mahkum etmiştir. Amacı olmayan bir sürecin süresini uzatmak, sadece niteliksizliğin vadesini uzatmaktan ibarettir.
Proje Okullarının Tümü Kapatılmalıdır
Sistemin bütünü kaliteli bir şahsiyet ve bilgi inşasının davası olmalıyken, proje okulları adı altında özel vitrinler oluşturmak, aslında sistemin geri kalanındaki çöküşün açık bir itirafıdır.
Bir okulun değeri içinde yeşeren irfan ve bilim ateşiyle ölçülmelidir. Milyonlarca çocuğu sıradanlığa terk edip, çok az sayıdaki okulu birer gösteriş abidesi olarak yükseltmek, pedagojik bir riyakarlıktır. Bu sistem, gençler arasına statü duvarları örmekte, kitleleri umutsuzluğa iterken, seçilmişleri de sadece akademik kibre sürüklemektedir. Eğitimde kurtuluş, ülkenin her köşesindeki okulu aynı kaliteye kavuşturmakla mümkün olabilir.
MESEM - Başımıza Bela Edildi
Bugün MESEM uygulaması, öğrencilere mesleki yetkinlik kazandırmaktan çok, onları vahşi kapitalizmin dişlileri arasında ucuz iş gücü olarak konumlandıran bir yapıya dönüşmüştür. Gençlerimizi meslek sahibi yapmak maskesi altında, onları sermaye sahiplerinin ve patronların insafına terk eden bu yapı, eğitimin koruyuculuğunu paramparça etmiştir. Okul ortamından koparılan çocuk, sanayinin çarkları arasında sadece bir üretim aletine indirgenmektedir.
Geçmişin çıraklık kültürü, ustasının elinden meslekle birlikte edep ve insanlık feyzi alan gençler yetiştirmeyi hedeflerdi. Ahilik kültürü de bundan başka bir şey öğütlemiyordu. Şimdiki sistem ise tamamen patronların maliyet düşürme hesaplarına odaklanmakta, mesleki eğitimi bir insan inşası yerine bir istihdam istatistiği olarak görmektedir. Dönemin bakanlarının konuşmalarına baktığınızda da genellikle istatistikleri söylediklerini görebilirsiniz. İlçe milli eğitim müdürlükleri okul müdür yardımcılarından gerekli sayıları toplar, oradan il milli eğitim müdürlüğüne, oradan bakanlığa gider bu sayılar. Son olarak da dönemin bakanı kim ise sayıları söyler ve alkışı toplar.

Atölyelerde ağır ve tehlikeli iş kollarında ter döken bu çocukların psikolojileri, kültürel gelişimleri ve şahsiyetleri ise maalesef kimsenin umurunda değildir. İnsanı makinenin bir uzantısı haline getiren, maneviyatı ve kültürü dışlayan MESEM sistemi topluma sadece ruhu sömürülmüş işçiler armağan eder.
Ayrıca iş kazalarına da rastlıyor olabilirsiniz. O haberleri gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?
Açıkçası devletin isteği aslında çocukların dışarıda serserilik yapacağına 1 gün okula gidip 4 gün işe gitmesi, belli bir para kazanması ve belki ileride iş sahibi olmasıydı. Ama bunları yapabilmek için esnaflık kültürünün yeniden canlanması, bunun için diğer bakanlıklarla birlikte çalışılması, büyük mağazalar yerine mahallelerin belirli yerlerinde dükkanların açılması ve esnafın desteklenmesi gerekmez mi? Okullarda ahilik kültürü ile ilgili dersler veriliyor ama bunun ne kadar etkili olduğunu nasıl ölçebiliriz? Tabii ki gençliğin büyüdüğünde neler yaptığına bakarak. Sizce eskilerin ahisi gibi davranan kaç tane esnaf, pazarcı var ki? Bugün hangi pazara gittiğinizde kazıklanmadan eve dönebiliyorsunuz?
Din ile İlgili Derslerin Sınavının Olması
Din ve maneviyat vicdanın derinleşmesi, kalbin erdemle buluşması ve ahlakın en yüce tecellisidir. Böylesine soyut, uhrevi ve toplumsal bir meseleyi, çoktan seçmeli testlerin A, B, C, D şıklarına hapsetmek, dinin ruhunu öldürüp onu tamamen dünyevi, mekanik bir hesaba dönüştürmektir. Sınav kağıtları üzerinde not arayan bir öğrenci, manevi değerleri ve inanç esaslarını karnesine geçecek yüksek bir rakam ve ortalama için ezberlemektedir. Sınavdan sonra da unutmaktadır. Not korkusuyla öğrenilen bir inancın veya sınav kaygısıyla ezberlenen bir surenin kalpte bırakacağı iz, maalesef samimiyetten uzak kalmaktadır.

Öğretmen, din kültürü dersinde öğrencinin karşısına iyiliği anlatan bir rehber gibi çıkmalıdır. Bugün sohbet ettiğim çoğu din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenin de istediği budur.
Din dersi de öğrencinin vicdanını, merhametini ve ahlak ilkelerini yeşerttiğimiz bir alan olmalıdır. Hatta münferit bir ders yerine tüm derslerin içinde yer almalı. Fizik, biyoloji, kimya gibi derslerin içinde dinin yer alması din ile bilimin birbiriyle çeliştiği fikrine vurulacak darbelerden bir tanesi olacaktır.
İmanı, ibadeti veya ahlaki değerleri notla ölçmeye kalkan bir sistem, genci dindarlaştırmaz. Aksine onu bu değerlerin hakikatinden ve samimiyetinden hızla uzaklaştırır. Mukaddesatı rakamlara indirgeyen bu pragmatist anlayış, inancını bile hesap kitap konusu yapan bir zihniyet üretir. Sonra da gençler neden ateist veya deist oluyor diye sorup durursunuz.
Okul Müdürlüğü (İlginç Gelebilir Ama…)
Günümüzde okul müdürlüğü, pedagojik bir yöneticilik makamı olmaktan çıkarılmıştır. Yönetmeliklerin, genelgelerin, resmi yazıların ve bitmek bilmeyen bürokratik kırtasiyeciliğin bekçiliğine indirgenmiştir. Öğretmenlerine ufuk çizen, öğrencilerine şefkatle yaklaşan, okulun entelektüel ve manevi havasını soluyan eğitim liderlerinin yerini, bugün binanın fiziksel sorunlarıyla, aidatlarla ve ilçeye gönderilecek istatistiklerle uğraşan idareciler almıştır.
Makam odalarına hapsolmuş, hiyerarşinin ve mevzuatın duvarları arasına sıkışmış bir müdürün, okulun ruhuna nüfuz etmesi, oradaki hakikat arayışına dahil olması imkansızdır. Eğitim bir gönül işidir, bir adanmışlık davasıdır. Oysa bugünün idarecilik atama sistemleri itaati ve yandaşlığı merkeze almaktadır. İradesi elinden alınmış, inisiyatif kullanamayan, sürekli üst makamlara yaranma endişesi taşıyan bir idareci profiliyle okulların gerçek anlamda bir eğitim yuvası olması beklenemez.
Sendikalar
Günümüzde eğitim sendikaları hak mücadelesini çoğu zaman siyasi fraksiyonların bir uzantısına, bir kadrolaşma ve menfaat kavgasına dönüştürmüştür. Sendikalaşma yarışı, okullardaki öğretmenler odasını ideolojik kutuplaşmaların, promosyon hesaplarının ve yönetici atamalarındaki kulislerin arenası haline getirmiştir. Öğretmenlerin, eğitimin kalitesini ve öğrencilerin geleceğini dert edinen bir ortak akılda buluşması gerekirken sendikalar eliyle zümrelere ayrılması, mektebin mektepliğine gölge düşürmektedir.
Öğretmenlerin ekonomik özlük haklarını ve onurunu savunmak çok önemli fakat günümüzde yetkili veya muhalif sendikalar, eğitim sisteminin felsefî çıkmazlarını, müfredatın niteliğini veya ahlaklı nesillerin inşasını tartışmaktan çok uzaktır. Mesela ben 11 yılda hiç böyle bir gündeme denk gelmedim… Gündemleri genellikle üye sayısını artırmak, idareci atamalarında kendi adamlarını kayırmak ve siyasi iradeye göre hizalanmaktan ibarettir. Öğretmenlerin gerçek birliği, maddi çıkarlar ve siyasi etiketler etrafında şekillenen sunî yapılarla olamaz. Gerçek birlik çocukların geleceği etrafında kenetlenen, mesleki dayanışmayı ve ruh birliğini sağlayan bağımsız bir anlayışla mümkün olabilir.
Adrese Dayalı Sistem
Eğitimin sınırları mahalle muhtarlıklarının krokileriyle çizilemez. Öğrencinin kaderini, ailesinin oturduğu sokağın coğrafyasına mahkum eden adrese dayalı sistem, eğitimde fırsat eşitliği yaratmadığı gibi, sosyo-ekonomik eşitsizliği coğrafi olarak kalıcı hale getirmektedir. Genç bir zihin, kendi potansiyeline hitap eden okulu arayıp bulma hürriyetinden mahrum bırakılarak, sadece ikametgahı orası olduğu için zorla bir mekana hapsedilmektedir.

Toplumsal gerçekliğimizde, ekonomik uçurumların mahallelere yansıdığı bir düzende, öğrenciyi adresine göre okula yerleştirmek, fakiri altyapısı eksik okula, zengini ise imkanları geniş okula mecbur bırakmaktır. Bu sistem, devlet okulları arasındaki kalite uçurumunu daha da derinleştirmekte, kaliteli eğitime erişimi adeta bir emlak meselesi haline getirmektedir. Öğrenci, normalde bir idealin peşinden koşmalıyken sistem de gençlere liyakat, ilgi ve kabiliyetleriyle yollarını çizebilecekleri adil bir zemin sunmalıdır. Ayrıca meslek liselerinde okumak isteyen öğrenciler de adrese dayalı sistem yüzünden istediği meslek yerine mahallesindeki okulda hangi meslekler varsa onu okumak zorunda bırakılmaktadır. Gençlerin geleceğini bu şekilde ellerinden almak, yarın onların eğitim sisteminden intikam alacağı anlamına gelmektedir. Ama bilerek ama bilmeyerek bunu mutlaka yapacaklardır.
Ücretli Öğretmenlik
Öğretmenlik bir medeniyetin inşasına, taze dimağların işlenmesine adanmış kutlu bir idealdir. Bu kutsiyet, geçici statülerle, "ücretli" yaftasıyla veya pedagojik formasyonun ötesinde, seçilme süreçlerinden süzülmeden sınıfa girenlerle icra edilemeyecek kadar ciddidir. Devletin en temel görevi sınıfları sadece hak eden, liyakatiyle sınavları aşmış ve mesleki olgunluğa erişmiş öğretmenlere emanet etmektir.
Sistemin ücretli adı altında kurumsallaştırdığı bu yapı, eğitimin niteliğini bir piyasa pazarlığına indirgemiş, öğretmenlik mesleğinin otoritesini yerle bir etmiştir. Sınıfın kapısı kapandığında, içerideki tek otorite olması gereken öğretmenin, pedagojik yeterliliği tartışmalı veya mesleki aidiyeti geçici olan kişiler tarafından doldurulması, eğitimde bir "irfan krizi" yaratmaktadır. Eğitim, deneme-yanılma yoluyla öğrenilecek veya yeterince sınanmamış kişilerin inisiyatifine bırakılacak bir alan değildir. Öğretmen, sınıfa gelirken bir liyakat sürecinden geçmiş, mesleki formasyonunu tamamlamış ve o sorumluluğu şeref madalyası gibi taşıyan bir şahsiyet olarak çıkmalıdır.
Yıllardır süregelen gözlemlerim acı bir gerçeği haykırmaktadır: Ücretli öğretmenlerin büyük çoğunluğu, ne mesleki derinliğe sahiptir ne de sınıfa hükmedecek iradeye… İnsaf ve vicdan terazisinde tartıldığında, bu sistemin "geçici" çözümlerle eğitimin geleceğini nasıl bir uçuruma sürüklediği aşikardır.
Yabancı Okullar
Türkiye'deki yabancı okullar çoğu zaman birer eğitim yuvası olmaktan ziyade, küresel kültürün içimizdeki temsilcilikleri gibi çalışmaktadır. Bunu bilmeyen kaldı mı? Kendi edebiyatına, tarihine ve toplumsal gerçekliğine yabancılaşan, batının vizyonunu kutsayıp kendi halkının dertlerine tepeden bakan bir tabaka, çoğu kez bu yapının bir sonucudur. Kendi vatanının şarkısına sağır olmakla beraber yabancı bir dildeki geleceğe odaklanmış bir gençlik, bu ülkenin manevi köklerini asla besleyemez.
Elbette ki yabancı dil bilmek, dünyayı tanımak ve evrensel bilimi takip etmek şarttır. Hatta bu bilimi bizzat üretmek de bizim üzerimize farzdır. Ancak eğitim felsefesi de millî ve yerli bir temele oturmak zorundadır. Yabancı devletlerin kendi müfredatlarını ve kendi hayat tarzlarını bizim öğrencilerimize mutlak doğrular olarak sunmasına izin vermek, kültürel bir erozyondur. Bu okullar, kaliteli İngilizce veya yurtdışı üniversite garantisi maskesi altında beyin göçünü hızlandıran ve toplumsal aidiyeti zayıflatan kurumlara dönüşmemelidir. Bir ülke, en zeki evlatlarını kendi şahsiyet potasında eritemedikçe ve onlara kendi içinde bir ideal sunamadıkça, medeniyet yarışında önde olamaz.
Eğitimin Siyasîleşmesi - Düzeleceğine İhtimal Vermediğim En Büyük Sorun
Eğitim sistemimizin en büyük trajedisi siyasetin güdümünde olmasıdır. Günlük siyaset, iktidar hırslarının ve kısa vadeli oy hesaplarının sahnesi haline gelmiştir. Eğitim ise on yıllar sonrasını hedefleyen, ebediyete uzanan bir toplum inşası olmalıdır.
İktidarların veya siyasi partilerin kendi ideolojik kalıplarına göre nesil yetiştirme mühendisliğine soyunması, eğitimi bir propaganda aygıtına, bakanlığı ise yapboz tahtasına çevirmiştir. Bu zihniyet, eleştirel düşünen, hakikati arayan özgür bireyler üretemez. Sadece kendi sloganlarını tekrar eden yandaş kalabalıklar üretmeyi ister.

Bir ülkenin çocukları, siyasî polemiklerin ve ideolojik çekişmelerin malzemesi yapılamayacak kadar kıymetlidir. En azından öyle görülmelidir. Eğitimin siyasallaşması, liyakatin yerine itaati, pedagojinin yerine partizanlığı koyarak sistemi içten içe çürütmektedir. Gelen her yeni bakana ve esen her siyasi rüzgara göre sil baştan değişen müfredatlar ve sınav sistemleri yüzünden, gençliğimiz oradan oraya savrulmaktadır. Eğitimi siyasetin zehirli müdahalelerinden kurtarmadan, onu günlük çekişmelerin çok üstünde, milletin ortak ve sarsılmaz bir ahlak, bilim ve hakikat davası olarak konumlandırmadan, aydınlık bir geleceğe ulaşmamız hayalden öteye geçemez.


