4 Günde Viyana’yı Neden Bu Kadar Çok Sevdik?
- onsaritas90
- 5 gün önce
- 4 dakikada okunur
Bir öğretmen olarak hayatım çoğu zaman planlar, programlar ve belirli kurallar etrafında dönüyor. Ne kadar esnek olmaya çalışsam da zilin ne zaman çalacağı, dersin ne zaman biteceği belli. Sanırım bu yüzden tatillerde düzenli hayatın dışına çıkmayı, biraz kaybolmayı ve keşfetmeyi seviyorum. Eşimle birlikte 16-19 Mayıs 2026 tarihleri arasında yaptığımız Viyana seyahati de tam olarak böyle bir kaçış oldu bizim için.
Bugüne kadar çıktığımız seyahatlerde genellikle turlara katılır ve bir rehberin peşinden koştururduk. Bu defa farklı bir şey yapıp her şeyi kendimiz organize ettik. Otelimizi Booking üzerinden ayarladık, uçak biletlerimizi aldık ve kendi planımızı kendimiz yaptık. Şimdi dönüp baktığımda şunu net söyleyebilirim: Bir şehri kendi ritminizle gezmek çok daha keyifliymiş. Üstelik bu seyahatimizde yalnız da değildik. Gezi boyunca Gemini’dan çok yardım aldık. Hem pratik yol tarifleri için hem de gittiğimiz tarihi yerlerin detaylarını öğrenmek için onu dijital bir rehber gibi kullandık.
Yolculuğumuz Bursa’dan başladı. Bursa Otogarı’ndan Havaist otobüsüne binip yaklaşık bir buçuk saatte Sabiha Gökçen Havalimanı’na ulaştık. Oradan da AJet ile Viyana’ya uçtuk. Daha şehre adım attığımız anda bizi müthiş bir toplu taşıma düzeni karşıladı. Havalimanından da şehir merkezine S-Bahn treniyle çok rahat ulaştık.
Viyana’nın toplu taşıma sistemi gerçekten anlatıldığı kadar varmış. Biz 7 günlük biletlerden aldık ve kaldığımız süre boyunca metroya, tramvaya, trene dilediğimiz gibi bindik. En ilginç tarafıysa istasyonlarda neredeyse hiç turnike olmamasıydı. Sistem tamamen güven üzerine kurulmuş. Kaldığımız süre boyunca tek bir kontrole bile denk gelmedik. Viyana’nın yıllardır dünyanın en yaşanılabilir şehri seçilmesine şaşırmamak lazım.

Konaklama için Ibis Styles’ı tercih ettik. Şehir merkezine biraz uzaktı (Döbling bölgesindeydi) ama tramvayla sadece birkaç durak mesafede olduğundan dolayı ulaşım bizim için hiç sorun oldu. Ayrıca Viyana’nın merkezine doğru bakan manzarası da çok etkileyiciydi. Oteli kahvaltılı almamız da büyük rahatlık oldu. Sabah güzel bir kahvaltıyla güne başlamak ve kahvaltı yapacak bir yer aramamak gün boyu yürümek için ciddi enerji sağladı.
Viyana denince insanın aklına ilk olarak sanat ve mimari geliyor. Gerçekten de şehir başlı başına açık hava müzesi gibi. Neredeyse her bina ayrı bir detay taşıyor. Özellikle bina renkleri çok iyiydi. Sokaklarda yürürken kendimizi tarih kitabının içinde geziyormuş gibi hissettik.

İlk olarak Hofburg çevresinde yürüdük. Yıllarca Habsburg Hanedanı’nın yönetim merkezi olan bu bölge bugün hala ayakta. At arabalarının geçtiği yollar, büyük meydanlar ve tarihi yapılar insanı başka bir döneme götürüyor. Viyana’nın imparatorluk geçmişini en net hissedebildiğimiz yerlerden biri kesinlikle burasıydı.
Ardından Aziz Stephan Katedrali’ni ziyaret ettik. Şehrin simgesi sayılan bu gotik yapı dışarıdan ne kadar etkileyiciyse içerideki atmosferi de o kadar güçlüydü. Şansımıza pazar ayinine denk geldik. Kilisenin içindeki ilahiler ve akustik ortamın havasını bambaşka bir hale getiriyordu. O anlarda turist gibi değil de şehrin bir parçası gibi hissettik.

Katedralden çıktıktan sonra kendimizi Graben Caddesi’nde bulduk. Viyana’nın en ünlü ve en eski caddelerinden biri olan Graben, tarihi binalarla modern mağazaların iç içe geçtiği çok canlı bir yer. Hatta ilk defa Rolex mağazasını da görmüş olduk. Sokak müzisyenleri, kafeler ve insan kalabalığına rağmen güzel bir sakinlik hissi vardı. Acele eden insan görmek neredeyse mümkün değildi. Bu daha sonra bizim hareketlerimize de yansıdı.
Çıkışta hemen yakınlarda bulunan meşhur Demel Cafe’de oturup güzel bir kahve molası verdik. Kahvemizi içerken sadece etrafı izlemek bile keyifliydi.
Daha sonra Kunsthistorisches Museum’a gittik. Müzenin dış mimarisi bile başlı başına etkileyiciydi ama içeri girdiğimizde kendimizi başka bir dünyanın içinde bulduk. Avrupa’nın en önemli sanat müzelerinden biri sayılan bu yapı, Rubens, Caravaggio ve Bruegel gibi sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapıyor. Özellikle yüksek tavanları, mermer detayları ve büyük salonları insanı büyülüyor. Gezinin en keyifli yemeklerinden birini de burada yedik. Müzenin içindeki tarihi kafede oturup yemek yemek unutulmaz bir deneyim oldu bizim için.

Şehrin en etkileyici noktalarından biri ise hiç kuşkusuz Schönbrunn Sarayı. Yazlık saray olarak kullanılan bu büyük kompleks başlı başına ayrı bir dünya gibi. Sarayın bahçeleri, düzeni ve ihtişamı insanı etkiliyor. Özellikle sarayın arka tarafındaki geniş bahçelerde yürürken hem doğanın hem mimarinin ne kadar uyumlu kullanıldığını fark ediyorsunuz. Sarayın bulunduğu bölge de huzurlu bir atmosfere sahipti. Burada harika bir kolaylıkla da karşılaştık. Sarayı gezerken bize Türkçe dil seçeneği de olan bir sesli rehber (audio guide) cihazı verdiler. Sarayın odalarını ve tarihini, kulaklığımızdan Türkçe açıklamaları dinleye dinleye, her detayı sindirerek gezmek buradaki deneyimimizi çok daha anlamlı kıldı.

Belvedere ise bizde farklı bir his bıraktı. Barok mimarinin en güzel örneklerinden biri sayılan saray kompleksi özellikle bahçeleriyle çok etkileyiciydi. Gustav Klimt’in ünlü “Öpücük” tablosunun burada sergilendiğini bilmek bile insana ayrı bir heyecan veriyor. Öğle saatlerinde bile yürüyüş yapan, koşan insanları görmek de çok hoşumuza gitti.

Tuna Nehri kıyısına da gitmeyi ihmal etmedik. Gitmeden önce kalabalık bir ortam olarak duymuştuk ama tam tersine oldukça sakin ve huzurluydu. Belki de Viyana’yı bu kadar sevmemizin nedeni de buydu. Şehir büyük ama yorucu değil. Hareketli ama gürültülü değil.
Bir başka dikkatimizi çeken şey de temizlik oldu. Sokaklarda neredeyse tek bir çöp bile görmek mümkün değil. Her köşe başında çöp kutuları var ve insanlar da bu düzene gerçekten uyum sağlamış.
Tabii her seyahatin küçük bir anısı olur. Bizimki dönüşte havalimanında yaşandı. Pasaport kontrolünde görevli polis beni yaklaşık 20 dakika bekletti. Pasaporttaki eski Yunanistan giriş çıkışlarını görünce ciddi ciddi “Türkiye’ye nasıl döndün?” diye sordu. Uçakla mı, otobüsle mi geldiğimi merak etmiş. İçimden “Sana ne?” diye geçirsem de sakin sakin cevap verdim. Neyse ki sonunda uçağa yetişip sorunsuz bir şekilde evimize döndük.

Şimdi geriye dönüp baktığımda aklımda saraylar ya da tarihi yapılardan ziyade tramvay sesleri, sabah kahvaltıları, uzun yürüyüşler ve şehrin sakin havası da kalıyor. Bir de karşıdan karşıya geçerken ışıklardan çıkan çıt çıt sesleri.
Bazı şehirler vardır, gezersiniz ve unutursunuz. Bazılarıysa insana iyi gelir. Viyana bizim için tam olarak öyle bir şehir oldu. Biz dört gün boyunca biraz yavaşlamayı, sakinliği ve hayatın estetik tarafını yeniden hatırladık. Umarım bir daha gitmek nasip olur.


