Prag'daki İlk Günümüz
- Onur Sarıtaş
- 19 saat önce
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 15 saat önce
Bir ulaştırma hizmetleri/lojistik öğretmeni olarak hayatımın büyük bir kısmı planlama, rotalama ve işlerin zamanında yapılmasını öğretmekle geçiyor. Mesleğin getirdiği bu alışkanlık, ister istemez seyahatlerimize de yansıyor ama Viyana seyahatimizde tecrübe ettiğimiz “kendi ritminde gezme” özgürlüğünün tadı damağımızda kaldığı için, Prag planımızı da tamamen kendimiz organize etmeye karar verdik. Şehre adım attığımız ilk günden itibaren bu kararın ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha anladık. Burası gerçekten kompakt bir şehir.

Prag’daki evimiz ilk iki gün için Hermitage Hotel oldu. Şunu en baştan söylemeliyim ki konaklama tercihinden son derece memnunuz. Hem konumu hem de sunduğu imkanlarla gezi boyunca işimizi çok kolaylaştırdı. Günümüze otelde kahvaltı yaparak başladık. Yurt dışı seyahatlerinde insan ister istemez zengin Türk kahvaltılarını, zeytinleri, demli çayları arıyor. Burada zeytin yoktu belki ama delikli peynirleri gerçekten çok lezzetliydi. Çay krizimizi de English black tea ile çözüp gün boyu yürümek için ihtiyacımız olan enerjiyi depolamış olduk.
Otelden çıkmadan önce resepsiyondan (gerçekten çok yardımsever insanlardı) şehir içi ulaşım biletlerini nasıl alacağımızı öğrendik. Bilet otomatlarıyla uğraşmak yerine PID uygulamasını indirip doğrudan kredi kartıyla biletlerimizi almamızı önerdiler, biz de öyle yaptık. Gittiğiniz bir şehrin toplu taşıma sistemini dijitalden bu kadar rahat çözebilmek zaman kazandırıyor. Bu tarz seyahatlerde de zaman önemli, malum...
Uygulamadan aldığımız biletlerle tramvaya atlayıp doğrudan Eski Şehir Meydanı’na (Old Town Square) geçtik. Şehrin kalbinin attığı yer burası. İlk hedefimiz meşhur Astronomik Saat’i görmekti. Meydana vardığımızda saat 11.30 civarıydı. Saat başındaki hareketliliğin başlamasına daha vakit olduğu için yirmi dakika kadar meydanın tarihi dokusunu inceleyemeye koyulduk. Saat 12.00’ye yaklaşırken bir anda saatin önü mahşeri bir kalabalığa dönüştü. İnsanlar ellerinde telefonlarla beklemeye başladı. Biz de bu kalabalığın arasında yerimizi aldık ve iskelet figürünün çanı çalmasını, havarilerin geçişini izledik. Gelmeden önce buralarda yan kesicilik olaylarının çok yaşandığına dair pek çok uyarı okumuştuk, bu yüzden bir gözümüz saatte bir gözümüz çantalarımızdaydı.

Saatten sonra meydandaki kalabalığı biraz ardımızda bırakıp hemen yakındaki Jan Hus heykeline yöneldik. Dini bir reformist olan Jan Hus’un anısına yapılan bu heykel, meydanın tam ortasında yer alıyor. Buranın ardından, şehrin silüetinde çok önemli bir yeri olan Tyn Kilisesi’ne girdik. Gotik mimarinin güzel örneklerinden biri olan bu yapının dışı ne kadar karanlık ve gizemliyse, içi de bir o kadar altın rengi işlemeler ve fresklerle doluydu. İçi dış bir değil diyebilirim rahatlıkla. İçeride ayin olduğu için maalesef yapının tamamını gezemedik ama kapıdan görebildiğimiz kadarı bile kilisenin ağır atmosferini hissetmemize yetti. Zaten ben ne zaman gotik bir yapıyla karşılaşsam kendimi biraz kasvetli hissederim. Bir de üstüne hava bulutluydu...

Tyn’den çıkıp yönümüzü Aziz Nikolas Kilisesi’ne çevirdik. Burası 49 metre yüksekliğiyle Barok mimarinin hakkını veren, içeri girdiğiniz an ferahlığıyla sizi saran bir yapı. Barok mimari de bende hep bir huzur hissi uyandırır. Tyn Kilisesi’nin ağır ve karanlık gotik havasından sonra buranın çok daha aydınlık bir hissiyat verdiğini söyleyebilirim. Mimari tarzların insanın ruh halini nasıl anında değiştirebildiğini müşahede etmek de gezinin keyifli detaylarından biri oldu.
Meydandaki tarihi havayı soluduktan sonra şehrin zengin yüzünü görmek için Pařížská Caddesi’ne doğru yürüdük. Tarihi binaların alt katlarında Louis Vuitton, Rolex, Balenciaga, Gucci, Prada gibi dünyaca ünlü markaların mağazaları sıralanmıştı. Yüzyıllar öncesinden kalma bir mimarinin içinde böyle modern bir tüketim dünyasının yürüyor olması ilginç bir tezat oluşturuyordu. Bu arada sanırım hiçbir zaman oralardan bir şey alamayacağımı düşündüğüm için içimde alışverişe dair bir istek bile uyanmadı. Sadece Bvlgari mağazasını görünce 2004 yılında kuyumcuda çalışırken bu saatlerden çokça sattığımı anımsayabildim. Yaşım 14 olmasına rağmen saat satmama izin veriliyordu. Zaten sadece saat ve çeyrek altın satma iznim vardı. Ne yıllardı...
Yürüyüşümüze Golz Kinsky Sarayı ile devam etmek istedik ama kapalı olduğu için maalesef içeri giremedik ve sadece dış cephesini incelemekle yetindik. Viyana'daki saraylardan çok etkilendiğim için burayı da merak etmiştim ama olmadı.
Oradan Klementinum tarafına doğru adımlarımızı hızlandırdık. Sokakların arasında gezinirken başımızı yukarı kaldırdığımızda meşhur bir manzarayla karşılaştık. Man Hanging Out (Sarkan Adam) heykeli... Bir binanın çatısından tek eliyle tutunan bu figür, aslında ünlü psikanalist Sigmund Freud’u temsil ediyormuş. Heykeli yapan sanatçı David Černý (sanat anlayışını çok sevdim) eserleriyle insanları şaşırtmayı, rahatsız etmeyi ve düşündürmeyi seven bir tarza sahipmiş. Sokakta yürürken aniden tepenizde asılı duran birini görmek gerçekten de bir anlık irkilme yaratıyor. Konu Freud olunca da aklıma Fröd Fethi geldi ve fotoğrafı çekip Kurtlar Vadisi fanı arkadaşıma gönderdim.

Sonrasında rotamızı Prag denince akla ilk gelen yere, Karl (Charles) Köprüsü’ne çevirdik. Köprüye adım atmadan hemen önce bizi 1300’lü yıllarda yapılmış eski kulesi karşıladı. 516 metre uzunluğundaki bu köprüde, heykellerin arasından karşı tarafa yani Mala Strana bölgesine doğru yürümek insana resmen Orta Çağ deneyimi yaşatıyor. Sanki orta çağda iş yerim meydan tarafında da evim Mala Strana bölgesindeymiş gibi. Yine hayalimde fakir olup evi uygun yerden tutmuşum.
Köprünün üzerinde bir sürü heykel var. Her heykelin de bir hikayesi. Ama bana en çok tesir eden, Mala Strana yönüne doğru giderken sağdan 8. sırada bulunan Aziz John Nepomuk heykeli oldu. Kraliçenin günah çıkarmasını krala anlatmadığı için köprüden atılarak öldürülen bir azizin hikayesi beni çok etkiledi. İnsanlar dilek tutmak için heykelin altındaki kabartmalara dokunmaktan oraları pırıl pırıl yapmış bu arada. Ben dokunmadım, covid döneminden kalma bir alışkanlık benimkisi. Kolonya yok bir şey yok...

Köprüyü geçip Mala Strana’ya ulaştığımızda doğrudan Lennon Duvarı’na gittik. Renklerin birbirine karıştığı ve barışın simgesi haline gelmiş bu duvarın önü oldukça kalabalıktı. Sanki bütün turistler burası için yaratılmıştı, sanki oraya gitmeyeni Prag'ı gezmiş saymıyorlar ve dönüş yolundaki pasaport kontrolünde puan kırıyorlardı. Biz de insanların arasından sıyrılıp kıyısında köşesinde zor da olsa fotoğraf çektirebileceğimiz bir boşluk bulabildik. Ardından Prag’ın en dar sokağının yanından geçtik, hani şu yayalar için bile trafik lambası konulan meşhur sokak. Oradan da geçmedik. Yolun sonunda da bir restoran var.

Yürümekten yorulduğumuzu hissedince (tabanlar ağrıyınca) Kafka Müzesi’nin bahçesinde biraz soluklanmaya karar verdik. Müzeye girsek mi dedik ama çok pahalı geldi bana. Kafka'nın da sadece Dönüşüm kitabını okudum zaten.
Müzenin bahçesinde karşımıza çıkan hareketli “İşeyen Adamlar” heykeli, az önce sokakta gördüğümüz sarkan adam heykelini yapan David Černý’nin elinden çıkmış yine. Suya şekil vererek Çekya haritası çizen bu heykeller, sanatçının provokatif tarzının bir başka eğlenceli örneğiydi. Biraz daha ilerleyince Kampa adası tarafında Çertovka kanalındaki su değirmenini ve yanındaki yeşil cin (gremlin) figürünü de gördük.

Gün boyu harita, kamera, yol tarifi derken her iki telefonumuzun da şarjı bitti. Powerbank'i de yanımıza almayı unutmuştuk. Önceden listemize aldığımız Railway Restaurant’a (Výtopna) gitmemiz gerekiyordu ama elimizde harita kalmamıştı. Gerçi otelde kağıttan haritalar vermişlerdi ama ben o haritaları okuyabilecek kapasiteye sahip bir birey olmadığımdan dolayı kullanamadık. Sokakta insanlara sora sora, Wenceslas Meydanı’na yakın olan bu yeri ve oraya giden metroyu bulmayı başardık. Eski usul yön bulma çabası da gezinin tuzu biberi oldu tabii. Restorana oturduğumuzda cheeseburger ve kola siparişi verdik. Gelen kola alıştığımız markalardan değildi, Çekya’nın yerel markası olan bir kola gelmişti. İlk başta klasik bir lezzet beklerken bu farklı aroma çok hoşumuza gitti. Yemek siparişi verirken çok önemli bir detayla da karşılaştık. Menüdeki burgerlerin çoğunda domuz eti veya domuz pastırması kullanılabiliyor. Durumu son anda fark edip hamburgerimizin sadece dana etiyle yapılmasını özellikle belirttik ve böylece yanlış bir şey yemekten son anda kurtulmuş olduk.
Bu restoranın en güzel yanı ise siparişlerinizin masanıza raylar üzerinden küçük trenlerle gelmesi. Bir lojistik öğretmeni olarak, yemeğimin ve içeceğimin minyatür vagonlara yüklenip karmaşık bir ray sistemi üzerinden tam önüme kadar teslim edilmesini temaşa etmek benim için harika bir deneyimdi. Evet bazen temaşa ederim, siz de edin. Siparişin mutfaktan çıkıp masaya ulaşma sürecini bu şekilde tasarlamaları gerçekten çok zekice. Ben de bu demir yolu hattını mutfağa kadar inceledim, çalışma prensibini anlamaya çalıştım. Çoğu Türk gibi aynı restoranı Türkiye'de açma fikriyle yaptım bunu tabii ki.
Şöyle ki restoranın içine yaklaşık 900 metre uzunluğunda bir ray ağı döşemişler. Hatta güzergah üzerinde beş tane açılır kapanır köprü bile var. Sistem tamamen dijital bir nizam içinde yönetiliyor. Mutfakta siparişler maket vagonlara yükleniyor ve lokomotifler bu yükü saatte yaklaşık 15-20 km hıza kadar çıkarak doğrudan masanıza sevk ediyor. Tren ışıklarını yakıp gerçekçi çuf çuf sesleri eşliğinde yanınıza yanaştığında içeceğinizi kendiniz alıyorsunuz, işiniz bitince de boş bardakları geri dönüş için yine vagona siz yüklüyorsunuz. Sürecin bizzat parçası olmak çok keyifli. Benim açımdan da güzel bir lojistik operasyonu. Hem ileri hem tersine lojistik bir arada.

Yemeğimizi yedikten sonra da günün yorgunluğunu biraz olsun atarak 3 numaralı tramvaya binip otelimize, Hermitage’a döndük. Benim seyahat felsefem her zaman şudur ki ne kadar dinlenirsen, ertesi gün o kadar çok gezebilirsin. Gündüz şehri karış karış yürüyüp tüm enerjimi harcadıktan sonra, akşamları otelde geçirip bir sonraki günün rotası için güç toplamayı tercih ediyorum, ettiriyorum.
Prag’daki ilk günümüz hem yorucu hem de her anı dolu dolu geçen, görsel ve tarihi açıdan doyurucu bir tecrübe oldu. Bakalım ikinci gün bize neler gösterecek.


