top of page

Neden Artık Turlara Katılmıyoruz?

  • Yazarın fotoğrafı: onsaritas90
    onsaritas90
  • 1 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Bir dönem biz de turlarla geziyorduk. Hatta başlarda kulağa çok mantıklı geliyordu. Her şey hazırdı. Uçak bileti, otel, transfer, gezi planı… İnsan ''hiç uğraşmam'' diye düşünüyor. Özellikle ilk yurt dışı deneyimlerinde tur şirketleri güven veriyor. Ama zaman geçtikçe şunu fark ettik, bir şehri gerçekten görmekle, bir turun programına yetişmeye çalışmak arasında ciddi fark varmış.



En büyük meselelerden biri daha yolculuğa geçmeden başlıyor zaten. Uçak saatleri... Tur şirketi hangi hava yolu firmasıyla anlaşmışsa onunla gidiyorsunuz. Çoğu zaman size seçenek sunulmuyor. Bazen sabahın beşinde havaalanında olmanız gerekiyor, bazen de gece yarısı dönüş yapıyorsunuz. Bana göre tatil dediğin şey insanı dinlendirmeli ama daha ilk gün uykusuzlukla mücadele ederek başlıyorsunuz. Zaten o gün gezmeyi unutmak lazım. Bir noktadan sonra “ben neden kendi paramla kendimi yoruyorum?” diye düşünmeye başlıyorsunuz.



Bir de tur otobüsleri var. Camdan şehir izlemek başka, şehrin içine karışmak başka şeyler. Turla gezerken çoğu zaman bir ülkenin gerçek hayatını hiç hissedemiyorsunuz. Otobüsten iniyorsunuz, fotoğraf çekiyorsunuz, tekrar biniyorsunuz. Oysa biz son yıllarda toplu taşımayı kullanmayı daha çok sevmeye başladık. Metroya binmek, yanlış durakta inmek, ters yöne doğru gitmek, insanların sabah işe gidişini, çocukların okula gidişini görmek... Bir şehri şehir yapan şey biraz da bunlar. İnsanların nasıl yaşadığını görmek. Tur otobüsünün içinden bakınca her yer biraz dekor gibi kalıyor. Video izlemekle orayı yaşamak arasında bir şey gibi...


Tur arkadaşları da işin başka bir boyutu. Tabii çok tatlı insanlara denk geldiğimiz de oldu, mesela bir Orhan amca vardı Azerbaycan seyahatimizde. Yazar çıktı kendisi ve aynı konularla ilgilendiğimizi fark ettik. Hemen tüm kitaplarını hediye etti bana. Ama bazı turlar da gerçekten sabır testi gibi. Sürekli her şeyden şikayet edenler, yemeği beğenmeyenler, yürümekten söylenenler… Bir de belli ki sadece eşi istediği için gelmiş, hiçbir şeyden keyif almayan dayılar var. Adam harika bir yerde geziyor ama suratında sanki sanayiye zorla götürülmüş gibi bir ifade oluyor. Sabah enerjinizi koruyorsunuz, öğlene doğru otobüste toplu bir mutsuzluk havası oluşuyor.



Bir süre sonra da şunu fark ediyorsunuz, tur programında yazan şeylerin yarısı zaten ekstra turmuş. Asıl sıkıntı da burada başlıyor. Siz ekstra tura katılmadığınızda rehberin sizi bir yerde saatlerce bekletme ihtimali var. İnsan bazen kendi parasını verip özgür kalamadığını hissediyor. “Şurada iki saat bekleyin, grup dönsün” deniyor. Halbuki o sırada siz başka bir sokağı keşfetmek, küçük bir kafede oturmak ya da müzeye girmek istiyorsunuz.


Ayrıca tur şirketlerinin başka bir huyu daha var. Sizi başka firmalara satmaları. Başta aldığınız turla, sonradan karşılaştığınız organizasyonun alakası olmayabiliyor. O yüzden artık biri bize “hangi tur firması iyi?” diye sorduğunda çok büyük farklar olmadığını düşünüyoruz. Nasıl olsa iş başka yere devredilebiliyor. İnsan biraz kandırılmış hissediyor açıkçası. En ucuzunu al geç diyoruz mecburen.


Programlar da genelde hep aynı. Aynı meydanlar, aynı caddeler, aynı fotoğraf noktaları… Sanki dünyada herkes aynı yerleri görmek zorundaymış gibi. Bir yere gidiyorsunuz ama o şehrin ruhuna dokunamıyorsunuz. Turun dışına çıkmak istediğinizde de zaman yetmiyor. Çünkü her şey dakikaya bağlı. Bir yerde kırk dakika veriliyor, oysa insan bazen bir sokağı bile kırk dakikada sindiremiyor. Hele bazı müzeler ya da tarihi yerler var ki gerçekten saatler istiyor. Tur rehberi “otuz dakika sonra burada buluşuyoruz” dediğinde ister istemez gezi yarışa dönüyor.


Rehber konusu ise tamamen şans işi. Gerçekten işini çok iyi yapan rehberlere denk geldik, onların anlattığı bir şehir hafızada başka kalıyor. Ama tam tersi de çok fazla var. Ezber konuşanlar, sürekli aynı cümleleri tekrar edenler, anlattığı yere hakim olmayanlar… Hatta bazen ilk defa o rotaya gelmiş gibi duran rehberler bile oluyor. Halbuki rehberlik ciddi iş. İnsanların belki hayatında bir kere göreceği yerleri anlatıyorsunuz. Bu iş biraz merak, biraz bilgi, biraz da anlatma yeteneği istiyor.


Oteller de ayrı mesele. Çoğu zaman otellerin ismi son ana kadar belli olmuyor. Sonra bir bakıyorsunuz şehir merkezinden çok uzak bir yerde kalıyorsunuz. Akşam yürüyüş yapmak isteseniz mümkün değil. Bazı turlarda maliyet düşsün diye gerçekten kötü oteller seçildiğini anlayabiliyorsunuz. Zaten gün boyu koşturmuşsunuz, bari döndüğünüz yerde rahat edin istiyorsunuz. Ama o da yok.



Bir de otelde erken çıkış saatleri… Tatildesiniz ama sabah altıda valiz hazırlıyorsunuz. Kahvaltıyı yarı uykulu yapıp otobüse yetişmeye çalışıyorsunuz. Akşam geç yatmışsınız, gün boyu yürümüşsünüz ama dinlenmeye vakit yok. Bir noktadan sonra gezi değil görev gibi hissettirmeye başlıyor. Kaç gün kaldı diye hesap yapmaya başlıyorsunuz.


En kötüsü de bir sorun yaşadığınızda muhatap bulmanın zorluğu. Şikayet ediyorsunuz ama herkes birbirine yönlendiriyor. “Merkezle görüşün”, “orada rehber ilgileniyor”, “biz sadece satış kısmıyız”… Zaten binlerce kilometre gitmişsiniz. O saatten sonra çözüm çıksa bile çoğu zaman tatilin tadı kaçmış oluyor.


Biz artık bu sebeplerden dolayı turla gezmiyoruz. Daha doğrusu gezmek istemiyoruz. Yorulduk biraz o düzenden. Şimdi her şeyi kendimiz ayarlıyoruz ve açık söylemek gerekirse çok daha huzurlu hissediyoruz.


Otelleri Booking’den seçiyoruz. Yorumları tek tek okuyoruz. Haritada yerine bakıyoruz. Metroya yakın mı, yürünebilir bir yerde mi, gece otelin çevresi güvenli mi… Hepsine dikkat ediyoruz. Uçak biletlerini istediğimiz tarihlere ve saatlere göre kendimiz alıyoruz. Sabah rahat kalkabileceğimiz saatte uçmak bile insanın bütün tatil psikolojisini değiştiriyor.


En sevdiğimiz şeylerden biri de plansız yürümek galiba. Bir sokak hoşumuza giderse orada kalıyoruz. Güzel bir kafeye denk gelirsek oturuyoruz. Kimse “beş dakika sonra hareket ediyoruz” demiyor.



Teknolojiyi de bayağı kullanıyoruz artık. Gezerken yapay zekadan yardım alıyoruz. Bazen bulunduğumuz yerde bir rehber gibi davranmasını istiyoruz. “Buranın hikayesi ne?”, “Burada yerel halk ne yer?”, “Turistik olmayan güzel bir kahveci öner” diye soruyoruz. Açıkçası çoğu zaman ezbere anlatan rehberlerden daha faydalı oluyor. Toplu taşıma için yerel uygulamaları ya da direkt Google Haritalar’ı kullanıyoruz. İlk başta göz korkutucu olabilir ama birkaç gün sonra insan alışıyor. Hatta küçük çaplı bir karmaşa bile seyahati güzelleştirebiliyor.


Şimdi dönüp bakınca şunu fark ediyoruz ki biz aslında sadece gezmek istiyormuşuz, yetişmek değil. Bir şehrin içine karışmak, biraz kaybolmak, biraz yorulmak, bazen plansız kalmak… Bunlar kötü şeyler değilmiş. Tam tersine, insan eve döndüğünde aklında kalan anılar genelde bunlar oluyor.


Turla gezenlere saygımız var tabii. Hala bazı insanlar için en rahat yöntem olabilir. Ama bize göre değil artık. Çünkü bir yere gitmekle, orayı yaşamak arasında fark var. Biz artık biraz yaşamak tarafındayız bundan sonra.

 
 
bottom of page