top of page

Prag'daki İkinci Günümüz (Wenceslas Meydanı & Tekne Turu)

Yazarın fotoğrafı: Onur Sarıtaş
Onur Sarıtaş
22 Ağu
5 dakikada okunur

Prag'da ikinci gezi günümüz başladı. Sabah olunca hemen kahvaltıya indik. Bu sefer bir baktım zeytin var. Gerçekten yazıyı mı okudular, nedir anlamadım ki? Bir önceki kahvaltıda eksikliğini hissettiğim zeytini karşımda görünce güne doğal olarak bir tık daha mutlu başladım diyebilirim. Hem de siyah zeytinler bile çekirdeksizdi. 


Kahvaltının ardından eşyalarımızı toparlayıp yeni konaklama noktamız olan Wenceslas Square Hotel'e geçiş yaptık. Çantalarımızı odaya bırakıp vakit kaybetmeden doğrudan Ulusal Müze'nin (Národní Muzeum) yolunu tuttuk.


 

Müzenin yanına yaklaştığınızda dış cephesinin mimarisi zaten sizi hemen içine çekiyor. İçeri adım attığınızda ise neo-Rönesans tarzı işlemeler, yüksek tavanlar ve gösterişli merdivenlerle karşılaşıyorsunuz. Sırf binanın kendisi bile başlı başına bir sanat eseri bence. Bizim ilk durağımız ise Mineraloji ve Petroloji salonu oldu. Doğada bulunan taşların sergilendiği bu bölüm, bazı insanların neden tutkuyla taş koleksiyonu yaptığını bana idrak ettirdi. Hatta orada aklıma Breaking Bad dizisindeki en sevdiğim karakter olan Hank Schrader geldi. O da taş koleksiyonu yapıyordu. 



Bu bölümde camekanların ardında o kadar farklı renklerde, dokularda ve kusursuz kesimlerde taşlar vardı ki, insan ister istemez birkaç tanesini cebine atıp evine götürmek istiyor. Ayrıca burada sadece mineraller yoktu. Gerçek bir meteor da sergileniyordu. Uzaydan gelen bir gök taşını dünya gözüyle görmek benim açımdan oldukça ilginç bir tecrübeydi.

 

Fotoğraf: Mamut v expozici Okna do pravěku Kaynak: Národní muzeum website
Fotoğraf: Mamut v expozici Okna do pravěku Kaynak: Národní muzeum website

Taşları geride bırakıp müzenin en güzel kısımlarından biri olan, Pleistosen çağının canlandırıldığı mamutlu bölüme geçtik. Ortada duran mamut maketi çok heybetliydi. Koca mamutu atalarımızın nasıl avladığını ve yediğini düşününce "Gerçekten helal olsun" demekten kendimi alamadım. Ben olsam ağaçtan elmayı koparır devam ederdim herhalde. Çok zor iş çok… Doğayla bu kadar sert bir mücadelenin içinden sağ çıkıp bugüne kadar gelebilmek büyük bir hayatta kalma başarısı insanlık için.

 

Bir sonraki durağımız da resim sergilerinin olduğu alandı. Burada özellikle dikkatimi çeken eserler, triptik adı verilen üçlü ve katlanabilir panellerden oluşan tablolardı. Viyana’da da inceleme fırsatı bulmuştum bu tarz eserleri. Google Gemini sağ olsun eserlerin fotoğraflarını attıkça cevap verdi, bir rehbere ihtiyaç duymadan tablolarla ilgili en önemli bilgileri alabildim.



Genellikle Orta Çağ'da kiliselerde sunak panosu olarak kullanılan ve dini sahneleri anlatan bu katlanabilir resimlerin detaylarını ve hikayelerini uzun uzun araştırdım. Zaten bana göre bir şehir geziliyorsa, mutlaka müzesi de hakkıyla gezilmeli. Müze gezerken sergilenen nesnelerin sadece dış görünüşüne bakarak da bir yeri gezmiş olamazsınız. Önünde durup ne olduğunu anlamak, arka planındaki hikayeyi öğrenmek, sonrasında okumalar veya araştırmalar yapmak üzere küçük notlar almak ve fotoğraflar çekmek bence şart. Yoksa yapılan şey sadece kapalı bir alanda yürüyüş yapmaktan ibaret kalıyor. Ben de bunu hiç sevmiyorum. Bu yüzden müzelerde normalden biraz daha fazla vakit geçiriyorum.


Fotoğraf: Dějiny kočáru Kaynak: Národní muzeum
Fotoğraf: Dějiny kočáru Kaynak: Národní muzeum

 Daha sonra sanat bölümünden çıkıp tarihi bir at arabasının sergilendiği salona geçtik. Bu arabayı incelerken Orta Çağ'ın Mercedes'i tamlaması aklıma geldi. Bohemya asilzadelerinin neden bu tarz arabaları tercih ettiğini anlamak hiç zor değil. İşlemeleri, kumaşları ve tekerlek yapılarıyla son derece gösterişliler. Prestij, yüzyıllar öncesinde de insanların vazgeçemediği bir şeymiş. Çok önemli olaylarda şehrin büyükleri bu arabaları kullanıyormuş. Yoksa uzun yol arabası değiller yani.

 

Müzenin teknolojik olarak en yenilikçi kısmı ise sanal gerçeklik (VR) deneyimi sunulan alandı. Hayatımda ilk defa burada bir VR gözlük kullandım. Normalde gözlük kullandığım için ikisini aynı anda takabilecek miyim diye endişelerim vardı. Çok haksız da sayılmam, VR gözlüğü elimle tutmak zorunda kaldım ama deneyim inanılmazdı. Gözlüğü taktığınızda kendinizi tarihi bir trenin içinde buluyorsunuz ve yıllar arasında görsel bir seyahate çıkıyorsunuz. Etrafınıza baktığınızda mekanın ve zamanın değişmesi çok garip bir histi. Bu bağlantıdan web sitelerindeki bilgiye ulaşabilirsiniz. Gözlüğü çıkardığım an kendi kendime "Mutlaka bu aletten almalıyım" dedim. Henüz fiyatlarına bakmadım gerçi. Muhtemelen eve dönünce fiyatını görüp almam ama deneyim olarak o kadar güzeldi ki, belli mi olur, belki de alırım.


 

Alt katlardaki turumuzu tamamlayıp üst kata, evrim tarihinin anlatıldığı "Evrimin Mucizeleri" sergisine çıktık. Kendi kendime "Asıl etkileyici kısımlar buralarmış" dedim. Özellikle insanın evrimsel sürecinin anlatıldığı bölüm, Australopithecus'tan başlayarak adım adım modern insana uzanan maketler çok başarılıydı. Canlılığın başlangıcı, hayvanlar aleminin dünya üzerindeki yayılışı ve mikroskobik boyutlarına rağmen uzay boşluğunda bile hayatta kalabilen tardigradlar (su ayıları) ile ilgili kısımlar da oldukça ilgi çekiciydi.

 

Yaklaşık 4 saat boyunca müzede yürüdükten sonra caddeden aşağı doğru inip bir kahve molası verdik. Oturduğumuz kafedeki garson Orta Doğululara benziyordu, tanışınca İranlı olduğunu öğrendik. Adı Hoji'ydi. Ben bu aralar İran filmleri izlediğim için lafı hemen Abbas Kiyarüstemi'den açtım. O da bana karşılık olarak Aşk-ı Memnu izlediğini söyledi. Dünyanın ne kadar küçük ve popüler kültürün ne kadar sınır tanımaz olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Yurt dışında bu tarz sohbetlere girmeyi, yabancı dilimi geliştirmeme yardımcı olsun diye özellikle tercih ediyorum ama konuşurken kelimeler ağzımdan hala tek tek çıkıyor. Dil bilgisi zaten hak getire… ‘’Do you have…’’ ile başlayan bir cümlemin nereye gideceği belli değil ama derdimi anlatıp karşı tarafın derdini de anlıyorum çok şükür.  Şu an İngilizce seviyem yaklaşık A2 civarında geziniyor. Önümde 1-2 yıl içerisinde doktora için girmem gereken bir YDS gerçeği de var. Hedefim o sınavdan 60-65 arası bir puan almak. Bunun için kuru kuruya ezber yapmak yerine, İngilizceyi gerçekten mantığıyla anlayacak seviyeye gelmek istiyorum. Şimdilik öğrendiğim kelimeleri ve kuralları A4 kağıtlarına yazıp bol bol tekrar ederek kendi sistemimle ilerlemeye çalışıyorum ama derdimi ancak temel seviyede anlatabiliyorum. Karşı tarafla bir şekilde anlaştıktan sonra iletişimde sorun kalmıyor tabii ama akademik hedefler için daha çok çalışmam gerektiği kesin.


Kahvelerimizi içip sohbetimizi bitirdikten sonra, kapısından içeri girip Türkçe konuşarak ağız dolusu "Selamun aleyküm" diyebileceğimiz Saray Döner'e gittik. Bu kesinlikle Prag için bir gastronomi önerisi olarak algılanmasın, sadece bazen insan kendi bildiği, alıştığı lezzetleri özlüyor. Mükemmel bir döner değildi. Karnımızı doyurduktan sonra kahve içmek için Franz Kafka'nın Kafası heykeline gittik. Tam olarak bir heykel de diyemem, David Černý mükemmel çalışmış. 39 ton ağırlığında metal kullanarak yapmış burayı.

 


Kafka ve kafa ile ilgili bin tane espri yaptıktan sonra (yalnız kafası güzelmiş, kafası şimdi geldi, Kafka'na takma böyle şeyleri, Kafka nereye biz oraya...) otele geçme kararı aldık. Günün yorgunluğunu atmak için odada yaklaşık 1 saat kadar dinlendik. Zaten merkezde bir otel tuttuğumuz için dinlenme fırsatımız vardı. Sonrasında hızlıca toparlanıp Vltava Nehri üzerindeki tekne turu için dışarı çıktık. Prague Boats firmasından 20.40'taki tur için biletlerimizi aldık ve tekneye biner binmez herkes gibi doğrudan üst kata çıktık. Şunu çok net söyleyebilirim ki, Prag benim için tam olarak bu teknede Prag oldu. Arkadan hafif bir müzik çalarken havanın yavaş yavaş kararması ve nehrin iki yakasındaki tarihi yapıların sarı ışıklarla aydınlanması, kusursuz bir Orta Çağ atmosferi yarattı. Şehri yürüyerek gezerken tarihi hissediyorsunuz ama asıl vurucu hissiyatın nehrin ortasında, loş ışıklar altındaki şehre bakarken yaşandığını fark ettim. İlk defa o an kendimi gerçekten Orta Çağ'da hissettim.


 

Tekne turunun ardından metroya binerek otelimize döndük ve günü kapattık. Zaten saat de 23.00’e yaklaşıyordu. Bu arada Prag'ın metro hatlarını da iyice öğrenmiş olduk. Hangi yöne doğru gidilir, hangi durak için hangi renk çizgiyi takip edeceğiz artık haritaya bile bakmadan az çok biliyorum.


 

Yarın rotamızda kale bölgesi var. Oraya tırmanmak (tramvayla çıkıp yorulmamayı tercih edeceğim) ve uzun uzun gezmek için bolca enerji toplamam lazım, çünkü tabanlarım şimdiden ağrımaya başladı. Şimdi uyuma vakti, üçüncü günde görüşmek üzere.

 

bottom of page