Prag'daki Üçüncü ve Son Günümüz (Kale Bölgesi)
Prag'da üçüncü günümüze uyandık. Dün akşamdan tabanlarımın sızladığını söylemiştim. Biraz dinlenmek iyi geldi. Buranın havasından dolayı 6-7 saatlik uykunun bile yettiğini hissediyorum. Çok fazla nem de yok. Sabah olunca yine kahvaltıyı sıkı tutup dışarı çıktık. Sıkı kahvaltı derken yine bulabildiğimiz her şeyden ikişer üçer tane alarak yapabildik yani. Bugünkü hedefimiz Kale Bölgesi'ydi. Oraya çıkarken yürüyerek yokuşu tırmanmak pek akıl kârı gelmedi. Daha gezinin başında yorulmamak lazım. Bazı videolarda da görüyordum zaten nefes nefese yürüyenleri. Bu yüzden tramvayla çıkmayı tercih ettik. İyi ki de öyle yapmışız, tepeye ulaştığımızda manzara zaten bütün gün yorulacağımızın sinyalini baştan veriyordu.

İçeri girmek için önce kısa bir bilet sırasına girdik. Bilet alım işini hallettikten sonra doğrudan Aziz Vitus Katedrali’ne yöneldik. Dış görünüşü mükemmeldi bana göre. Viyana’daki Aziz Stephan Katedrali’ne benziyordu. Telefonun lens ayarını 0,5’e alıp birkaç fotoğraf çektikten sonra kapıdan içeri girdik. Girer girmez insanın üzerine tarihi bir ağırlık çöküyor. Ama bir yandan da güzel. Mimari detaylar, vitraylarla süslenmiş camlar, renkli ışıklar, heykeller… Burası kralların taç giydiği, evlendiği ve defnedildiği bir yer. İçerideki sembolleri incelemek, azizlerin hikayelerini okumak için yine epey vakit harcadım. Zaten gitmeden önce sıkı bir araştırma yapmıştım ama içeri girince de ilgimi çeken yerlerin fotoğraflarını Gemini’a atıp rehber gibi açıklamasını istedim. Sağ olsun bir güzel açıkladı. Promptu sağlam girmek lazım tabii. Hatırlarsanız dünkü müze gezisinde de böyle yapmıştım, bir eserin sırf dışına bakıp geçmeyi hiç sevmiyorum. Vitraylardaki renklerin neyi temsil ettiğini, dini sahnelerin nasıl kurgulandığını anlamaya çalışmak, burayı benim için yaşayan bir tarihe dönüştürdü.

Katedralden çıkıp hemen yakındaki Aziz George Bazilikasına geçtik. Kırmızı tuğlalı dış cephesi benim daha çok hoşuma gitti açıkçası. Dışarıdan bakınca estetik ve fotojenik duruyor. Ama içi dışı kadar iddialı değil. Gerçekten buraların içi dışı bir değil. Sade, loş ve daha mütevazı bir yapısı var. Zaten bu ikisini art arda gezerken insan ister istemez "Katedral ile bazilika arasındaki fark tam olarak neydi?" diye düşünüyor. Ben de orada öğrendim ve hemen size satıyorum. Kısaca özetlemek gerekirse katedral dini hiyerarşide en üst rütbeli kilise anlamına geliyor. Genelde her şehirde bir tane oluyor. Bazilika ise daha çok mimari bir form. Eski Roma'da mahkeme veya toplanma yeri olarak kullanılan, sonradan Hristiyanlıkta dini bir statü kazanan yapıları ifade ediyor. Yani katedral yönetimsel bir statü, bazilika ise mimari ve tarihi bir unvan sadece.

Dini yapıları gezdikten sonra kısa bir kahve molası verdik. Katedralin hemen yanında olan bu mekanda yer bulmak zor olabilir diye düşünmüştüm ama kalabalığa rağmen altı kişilik yer bulabildik. Sonra da Altın Yol'a (Zlatá ulička) doğru yürümeye başladık. Aldığımız bilet öncelikle görülmesi gereken yerleri kapsıyordu. Altın Yol da bunlardan biriydi. 17.00’den sonra ücretsiz olduğunu duymuştum ama hem o saate kadar bekleyemeyecektik hem de o saatten sonra dükkanlar kapanıyordu. Altın Yol denilen yer de minik, rengarenk evlerin yan yana dizildiği bir sokak. Eskiden saray muhafızları ve kuyumcular yaşarmış burada. Hatta efsaneye göre simyacılar da yaşıyormuş. Sokağın en çok ilgi çeken noktası 22 numaralı mavi ev, yani Franz Kafka’nın bir dönem yaşadığı ve eserlerini yazdığı yer. Eğilerek girilen bu evin içinde dolaşırken, daracık odada Kafka’nın nasıl yaşadığını hayal etmeye çalıştım. Dün kafasının heykeli, bugün kendi evi derken Prag gezisi Kafka belgeseline dönmeye başladı. Viyana’nın Mozart’ı köpürtmesini anlıyorum ama Prag’ın her yerde Kafka vurguyu biraz garip geldi. Çünkü bence müzik dünyası için Mozart neyse, edebiyat dünyası için Kafka o değil. Tolstoy falan olsa neyse…

Altın Yol'un sonu İşkence Kulesi'ne (Daliborka) çıkıyor. Orta Çağ'ın karanlık yüzünü görebileceğiniz yerlerden biri burası. İçerideki aletleri görünce insanın içi ürperiyor. İyi ki bu çağda yaşıyorum diye geçirdim içimden. Düşünsenize o çağlarda üçleme düşüncesi yanlış olabilir mi acaba, tek tanrı fikri daha mı iyi gibi şeyler desem en iyi ihtimalle kollarımı bacaklarımı bağlayıp gererler. Ben bu kadar gerginliğe gelemem. Sonra o dönemdeki insanların birbirlerine fiziksel acı çektirmek için ne kadar "yaratıcı" olduklarını da görmek korkutucu. Hızlıca bakıp çıktık o yüzden. Giyotin miyotin de vardı…

Kale bölgesindeki turumuzu bitirdikten sonra yavaş yavaş aşağı, Mala Strana bölgesine doğru yürüdük. İkinci defa görmek istediğimiz yerlerden birisiydi zaten. Çünkü burası bence Prag'ın en keyifli, en yaşanılası yerlerinden biri. Sanırım bir önceki yazıda söylediğim gibi gerçekten evi buradan tutabilirdim. Bak yine kiraya çıkıyorum, aidat falan. Alırdım belki de.
Arnavut kaldırımlı sokaklar (Arnavutluk’ta görememiştim), küçük butikler, kafeler... Nehrin bu yakası kesinlikle çok daha sakin bir ruha sahip. Orada kısa bir yemek molasından sonra yürüyerek rotamızı yine Karl Köprüsü'ne çevirdik. Üzerindeki heykelleri, müzisyenleri, sokak sanatçılarını ve kalabalığı tekrar gördük… Tam bir panayır yeri. Köprünün sağındaki solundaki heykelleri bu sefer göz ucuyla inceleyip, arkamıza Vltava Nehri'ni alarak bol bol fotoğraf çektik.
Köprüyü geçip Eski Şehir meydanına ulaştığımızda ayaklarımız bizi yine Astronomik Saat'in önüne götürdü. Aslında bilerek gelmemiştik, kalabalığı takip edince yol yine oraya çıktı. İlk gün detaylıca görmüştük ama üzerinden tekrar geçmekte fayda var dedik ve aynı yapıları bir kez daha inceledik.

Bütün bu koşturmacanın üzerine iyi bir kahveyi de sonuna kadar hak etmiştik. Meydanın biraz arka sokaklarına doğru girip gözümüze kestirdiğimiz şirin bir kahve dükkanına oturduk. Şirin diyorum ama üst katı falan da varmış ve aslında çok büyük bir kafenin sadece kapısının önüne gelmişiz. Kenya kahvesi istedim bu sefer. O kadar ekşi bir tadı vardı ki… Bir daha Kenya kahvesi içmemeye yemin ettim. Zar zor bitirdim, para verdik...
Bir süre ayaklarımızı uzatıp sadece gelen geçeni izleyerek dinlendik. Enerjimizi topladıktan sonra dönüş yolunda birkaç hediyelik eşya dükkanına uğradık. Magnetler, Prag temalı küçük objeler falan derken ufak tefek alışverişlerimizi de aradan çıkarmış olduk. Aslında ben magnet almayı sevmiyorum ama astronomik saat temalı bir magneti aldık. Hele başkalarına magnet almayı hiç sevmiyorum. Güzel gelmiyor bana, onun yerine başka küçük hediyeler de alınabilir yani.

Yavaş yavaş akşamın çökmesiyle birlikte otelimizin bulunduğu Wenceslas Meydanı'na doğru yürüyüşe geçtik. Bu tarz gezilerin en güzel yanı o sondaki dinlenme ve çorapları çıkarma aşaması.
Prag’da üçüncü günümüz de tam olarak böyle geçti işte.
Bir sonraki gün de eve dönüş için havalimanı günüydü ve yaklaşık on iki saatlik bir koşturmacadan sonra eve geldik. Böylelikle Budapeşte, Viyana ve Prag’ı ayrı ayrı zamanlarda iyice gezmiş oldum ben de. Bir daha da orta Avrupa’ya gitmem. Davos’a da gitmem.
Güzel bir geziydi.


