Biz Ne Öğretiyoruz, Onlar Ne Anlıyor
Bir lise son sınıf öğrencisine on iki yılda okulda ne öğrendiğini sorun. Biraz düşünür, sonra birkaç konu adı sayar: hücre, kesirler, Kurtuluş Savaşı, periyodik tablo, how are you... Bunların çoğunu en az üç kez görmüştür. Konu ilkokulda tanıtılır, ortaokulda biraz açılır, lisede yeniden anlatılır. Peki bu genç on iki yılın sonunda bir kira sözleşmesini okuyabiliyor mu, bir tartışmayı sakince çözebiliyor mu, üstlendiği bir işi sonuna kadar götürebiliyor mu? Biz müfredatla çocuklara konu öğrettiğimizi düşünüyoruz. Çocuklar ise okulu, her dersten her yıl dörder sınav yapılan uzun bir koridor olarak anlıyor.

Millî Eğitim Bakanlığının 26 Nisan 2024'te resmî sitesinde paylaştığı tespite göre eski müfredat, karşılaştırılan ülkelerdeki muadillerinden iki kata yakın daha ağırdı ve öğrenme çıktıları yüzde 50 fazlaydı. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile içerik yüzde 35 seyreltildi. Bu doğru bir adımdı. Fakat okulda geçen yıl sayısı yerinde duruyor, haftalık ders saatlerinin ise dört yıllık geçiş tamamlandıktan sonra gözden geçirileceği söyleniyor. Bakan da 20 Mayıs 2026'da lise öğrencileriyle bir araya geldiği "Maarifin Kalbinde Gençlik" programında, özellikle meslek liselerindeki ders yükü için "Sizin gençliğinizi yaşamanızı engelleyecek kadar yoğun bir ders yükümüz var." dedi. Bence meselenin özü şu, bir çocuğun hayatta ihtiyaç duyacağı temel bilgi ve beceriler, on iki yıla yayılan sürekli konu tekrarları olmadan, daha kısa ve verimli bir eğitim sürecinde kazandırılabilir. Biz temel bilgileri yıllara yayarken araya çok sayıda konu sıkıştırmış, öğrenmeyi derinleştirmek yerine müfredatı genişletmişiz. Ağır müfredat ile yavaş ilerleyen müfredat, aynı sorunun iki yüzü.
Bu uzatmanın bedelini çocuklar olgunlaşmayla ödüyor. On iki yıl boyunca çocuktan beklenen tek iş ders çalışmak ve sınava girmek. Yemeğini, harçlığını, hastane randevusunu, okul kaydını hep bir büyüğü hallediyor. Bir zamanlar on dört on beş yaşındaki bir çocuk dükkanda çıraklık yapabilir, tarlada babasının yanında çalışabilir, küçük kardeşine bakabilirdi. Bugün aynı yaştaki çocuktan beklediğimiz tek şey bir sonraki denemede netini artırması. Böyle yetişen bir genç 18 yaşına geldiğinde bedeni büyümüş oluyor ama karar vermeye, bir işin yükünü taşımaya, hatasının sonucuna katlanmaya alışmamış oluyor. Psikolog Jeffrey Arnett, 2000 yılında 18 ile 25 yaş arasını "beliren yetişkinlik" adıyla ayrı bir dönem olarak tanımlamıştı. Bu dönemin temel özelliklerinden biri, kişinin yetişkinliğe ait kararları ve sorumlulukları üstlenme sürecinin uzamasıdır. Bugün gençlerin önemli bir bölümünün eğitim, iş ve aile hayatına ilişkin kararları daha ileri yaşlara ertelediğini görüyoruz. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde 21 yaşındaydı. Her genç bir Fatih olmayacak elbette. Ama geçmişte gençlere verilen sorumluluklarla bugün gençlerden beklediklerimiz arasındaki farkı düşünmek gerekiyor. Sonuçta bir toplumun gençlerinden ne beklediği, yeni neslin nasıl yetişeceğini de belirler.

Bu şartlar altında olgunlaşamayan çocuk, olgunlaşmayı olması gerekenden çok daha geç bir yaşta denemeye başlıyor. Bu arayışta da önüne çıkan ilk örneğe tutunuyor. Sosyal medyada kolay yoldan zengin olduğunu anlatan fenomenler, dizilerdeki mafya karakterleri, mahallede racon kesen ağabeyler büyümenin modeli haline geliyor. Aslında bu boşluğu doldurması gereken asıl kişi öğretmendir. Bir öğrenci yıllar sonra öğretmeninin anlattığı konuyu unutur, fakat kendisine nasıl davrandığını hatırlar. Ne var ki öğrenciye rehberlik etmesi, sorunlarıyla ilgilenmesi ve gelişimini takip etmesi gereken öğretmen, çoğu zaman yetiştirmesi gereken konu listesiyle baş başa kalıyor. Öğrencisiyle sohbet edecek, bir işi birlikte yapacak, bir sorumluluk verip nasıl taşıdığını izleyecek zamanı kalmıyor. Veli ve öğrenci de öğretmeni çoğu zaman sınava hazırlayan biri olarak görüyor. Rehberlik hizmetlerinin bile ders yetiştirme telaşının gölgesinde kaldığı bir düzende öğretmenden rol model olmasını beklemek zor. Öğretmenlerimizin çoğu rol model olmak istiyor, bunu yakinen biliyorum ama sistem buna maalesef yer bırakmıyor.
Bu yüzden müfredat mutlaka kısaltılmalı. On iki yıla yayılmış bilgiler daha kısa sürede ve tekrar tekrar anlatılmadan verilmeli. Dilini doğru kullanmak, dört işlem, yüzde ve oran hesabı, temel fen bilgisi, tarihimiz ve coğrafyamız her çocuğa sağlam bir şekilde öğretilmeli. Böylece iyi öğretilmiş az konu, yüzeyde bırakılmış çok konudan daha kalıcı olacaktır. Yüzde hesabını gerçekten kavramış bir öğrenci, ezberlediği on formülü sınavdan sonra unutan öğrenciden çok daha donanımlıdır. Bunun ötesindeki ileri düzey konular, ilgili alanda ihtisas yapacak öğrencilere bırakılmalı. Hayatı boyunca türev, logaritma ya da organik kimya kullanmayacak bir öğrenci için ne çocuk ne veli yıllarca yorulmalı. Hele bu yorgunluk ücretli kurslara, özel derslere ve deneme kitaplarına giden paralarla birlikte büyüyorsa…
Her şey de bir sınava bağlanmamalı tabii ki. Bugün ortaokuldan itibaren her ders, her yıl ve her not, sonunda gelecek bir sınavın hesabıyla değer kazanıyor. Oysa bir öğrencinin yılı, kazandığı becerilerle, üstlendiği sorumluluklarla ve sergilediği davranışlarla değerlendirilmeli. Sınav, ihtisas yapacak öğrenciyi seçen bir araç olarak kalmalı, çocuğun on iki yılının özetine dönüşmemeli.

Kısaltılan müfredatın açtığı yere, çocuğun büyüdüğünde yapması gereken işler girmeli. Bir ev kurmak ve geçindirmek, bir işyerinde sorumluluk almak, komşusuyla, akrabasıyla, iş arkadaşıyla iyi geçinmek, bir aileyi ayakta tutmak, çocuk yetiştirmek, yaşlanan anne babasına bakmak… Daha bir sürü sayabiliriz. Çocuk bunları kitaptan okuyarak öğrenemez. Okulda yaparak, deneyerek, bir büyüğün yanında öğrenebilir. Bunun için okullarda teorik derslerin ötesine geçen bir sorumluluk programı oluşturulmalı. Öğrencilere yaşlarına uygun biçimde okulun bütçesini yönetme, bir etkinliği baştan sona düzenleme, üretim atölyelerinde çalışma, topluma faydalı projeler yürütme ve belirli sosyal sorumluluk görevlerini yerine getirme imkanı verilmeli. Bu çalışmalar yetişkinlerin gözetiminde, öğrencinin güvenliğini ve eğitim hakkını koruyacak şekilde yürütülmeli. Öğrencinin başarısı da sınav puanının yanında üstlendiği işi ne kadar iyi tamamladığıyla ölçülmelidir. On üç yaşındaki bir öğrenci okulun bir işini baştan sona yürütüyor, haftada bir gün bir yaşlıya yardım ediyor, bir atölyede kendi elleriyle bir ürün çıkarıyorsa, on altı yaşına geldiğinde çoktan bir yetişkin olmuş demektir. Bu derslerin yazılı sınav yerine gözlemle nasıl değerlendirilebileceğini bir önceki yazımda anlatmıştım.
Ayrıca bu derslerin bir kısmı kız ve erkek öğrenciler için ayrı gruplarda yürütülmelidir. Erkek ile kadın biyolojik ve bazı gelişimsel bakımlardan birbirinden farklıdır. Eğitim bu farklılıkları yok saymak yerine doğru anlamalıdır. Erkek çocuk, ailesinin sorumluluğunu üstlenmeyi, sözünün arkasında durmayı, öfkesine hakim olmayı, kadına ve büyüğüne saygı göstermeyi, iyi bir baba olmayı öğrenmeli. Kız çocuk da kendi bedenini ve sağlığını tanımayı, kendini korumayı, annelik ve çocuk gelişimini, sözünün arkasında durmayı, öfkesine hakim olmayı, aile hayatının sorumluluklarını öğrenmeli. Bununla birlikte çocuk yetiştirmek, evin geçimini sağlamak, aileye destek olmak ve toplumsal sorumluluk üstlenmek her iki cinsin de bilmesi gereken konulardır. Ergenlikte yaşanan bedensel değişimler, mahremiyet ve sağlık gibi konular ise kız ve erkek öğrencilerle ayrı gruplarda, kendi ihtiyaçlarına uygun biçimde ele alınabilir. Burada amaç, bir cinsi diğerinden üstün görmek yerine kız ve erkek çocuklarımızı farklılıklarını tanıyan, birbirine saygı duyan ve hayatın sorumluluklarına hazırlıklı bireyler olarak yetiştirmektir.

Müfredatın satır aralarında öğrencinin okuduğu şey, bizim yazdıklarımızdan farklı. Biz konu listesi yazıyoruz, öğrenci bu listeden büyümenin ertelenebileceğini okuyor. Biz on iki yıl yazıyoruz, öğrenci on iki yıl boyunca çocuk kalabileceğini anlıyor. Bu satır aralarını değiştirmek için müfredatı kısaltmalı, hayatta işe yaramayacak yükü çocuğun sırtından almalı, her şeyi bir sınava bağlamaktan vazgeçmeli, kız ve erkek çocuklarımızı kendi sorumluluklarına hazırlamalı ve öğretmene yeniden rol model olabileceği zamanı ve itibarı vermeliyiz. Bu değişiklik kolay olmayacak. Ders saatleri, kitaplar, öğretmen yetiştirme ve sınav sistemi birlikte ele alınmalı. Bunu başardığımızda okullarımızdan zamanında olgunlaşmış, kendi ayakları üzerinde duran gençler mezun olur. Başaramazsak her yıl biraz daha geç büyüyen bir nesille yolumuza devam ederiz.


