top of page

Sınav Odaklılık mı, Hayat Odaklılık mı? Terazi Neden Şaştı

Yazarın fotoğrafı: Onur Sarıtaş
Onur Sarıtaş
18 saat önce
8 dakikada okunur

Eğitimin çıkış noktası, tarih boyunca insanı hayata hazırlamak olmuştur. İlk topluluklarda çocuk avlanmayı, toprağı işlemeyi, barınak yapmayı ve ateşi korumayı büyüklerinin yanında, işin içinde öğrenirdi. Öğrenilen her bilgi yaşamak için gerekliydi. Mesela Antik Yunan'da Platon ve Aristoteles eğitimi iyi bir yurttaş yetiştirmenin yolu olarak görmüşler. Bizim tarihimizde ise özellikle Ahilik teşkilatı, çırağa meslekle beraber dürüst ticareti, müşteriye saygıyı ve ölçüde hile yapmamayı öğretirdi. Çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa geçişi bir puan belirlemezdi. Ustanın yıllar süren gözlemi ve esnafın onayı belirlerdi.



Sınavların tarihine baktığımızda onun da eski ama amacının farklı olduğunu görürüz. Mesela Çin'de 7. yüzyılın başında ortaya çıkan imparatorluk sınavları devlete memur seçmek için yapılırdı. Adaylar yıllarını Konfüçyüs metinlerini ezberlemeye verirdi ve bu sistem 1905'te kaldırıldı. Sınavlar tarih boyunca önemli ölçüde bir seçme aracı olarak kullanıldı. Öğrencinin eksiklerini görmek ve öğretimi geliştirmek için de işe yarayabilirler. Ama bugün asıl sorun, seçme amacı taşıyan bu aracın eğitimin temel amacına dönüşmüş olmasıdır. Öğrenci ortaokulda LGS'ye, lisede YKS'ye hazırlanıyor. 2026 yılı itibarıyla YKS'ye 2 milyon 425 bin 560 aday başvurdu ve bu adayların 193 binden fazlası beşinci kez ya da daha fazla başvuru yapıyor. Aileler de öğrenciler de okulu hayata hazırlanılan bir yer olarak görmüyor, iyi bir üniversiteye girmek için puan toplanan bir yer olarak görüyor.


Şöyle bir öğrenci düşünün. Sınavda ilk binlere girmiş, iyi bir üniversitenin mühendislik bölümünü kazanmış. Başka bir şehirde ilk kez tek başına yaşamaya başlıyor. Kira sözleşmesinde neye dikkat edeceğini bilmiyor, faturalarını takip edemiyor, kendine bir tencere yemek yapamıyor, ay bitmeden parası bitiyor. Evde bir musluk bozulduğunda kimi arayacağını bilmiyor, bir dilekçeyi nasıl yazacağını arkadaşına soruyor. Türev ve integral sorularını dakikalar içinde çözebilen bu genç kardeşimiz, gündelik hayatın en basit işlerinde zorlanıyor. Üstelik ailesi bu dereceye ulaşabilmesi için yıllarca ciddi paralar harcamışken… Bir de eskiye bakalım, 18 yaşına gelmiş bir genç köyde neler yapabiliyordu? Tabii ki ihtiyacı olan her şeyi. Hayatta kalmak için, geçinebilmek için, yemek yiyebilmek ve barınmak için ne gerekiyorsa yapabiliyordu. Şimdi ise bu dedelerin torunlarına sadece para harcanıyor.



Çünkü sınavlar günümüzde bir sektöre dönüşmüş durumda. Dershaneler, özel ders öğretmenleri, öğrenci koçları, YouTube kanallarının ve internet sitelerinin gelirleri, ücretli seminerler derken aileler çocuklarının geleceği için çok büyük bütçeler ayırmak zorunda kalıyorlar. Bu bütçeyi ayıramayan aile ise yarışa baştan geride başlıyor. Millî Eğitim Bakanlığı bu eşitsizliği azaltmak için güzel bir düşünce olarak MEBİ platformunu kurdu. Platformda ücretsiz konu anlatımları, soru çözümleri ve Türkiye geneli denemeler var, 2026-2027 öğretim yılı için 12 YKS ve 10 LGS denemesi de planlanmış. Devletin geçmişte de girişimleri olmuştu. 2014'te dershaneleri dönüştürmeye yönelik bir yasa çıkarıldı, okullarda ücretsiz Destekleme ve Yetiştirme Kursları (DYK) açıldı. Buna rağmen sınava hazırlık talebi bitmedi, kurslar farklı adlar altında çalışmaya devam etti. Demek ki sorun, hazırlığın ücretli ya da ücretsiz olmasında yatmıyor. Sorun, öğrencinin geleceğinin tek bir sınava bağlanmasında ve sınavların öğrencileri hayata hazırlamamasında.


Bu durumu önlemenin temel yolu ise eğitimin sınav odaklılıktan çıkıp doğrudan hayata hazırlayan bir yapıya kavuşması. Bunun için liselerin çok önemli bir kısmı öğrencilere meslek kazandıran, yüksek standartlara sahip okullar olmalı. Bu konuda mesela İsviçre iyi bir örnektir. İsviçre'de zorunlu eğitimi bitiren gençlerin yaklaşık üçte ikisi mesleki eğitime yöneliyor. Öğrenci haftanın bir iki günü okulda derse giriyor, kalan günlerde bir işletmede ücret alarak çalışıyor. Programlar mesleğe göre iki ila dört yıl arasında sürüyor.


Bu sistem kendiliğinden işlemiyor, arkasında sağlam bir kurumsal yapı var. Mesleki eğitim federal devlet, kantonlar ve meslek kuruluşlarının ortak görevi olarak yürütülüyor. Sistemin kalitesini güvence altına almak da bu üç tarafın ortak sorumluluğu. Federal devlet, Eğitim, Araştırma ve İnovasyon Devlet Sekreterliği (SBFI) aracılığıyla sistemin genel çerçevesini çiziyor ve yaklaşık 250 meslek için eğitim yönetmeliği çıkarıyor. Sektör dernekleri, işveren ve çalışan temsilcilerinden oluşan meslek kuruluşları, bir meslekte neyin öğretileceğini ve mezundan hangi yeterliliklerin bekleneceğini belirliyor. Kantonlar ise meslek okullarını denetliyor, çırak alacak işletmelere izin veriyor, bitirme sınavlarını düzenliyor ve işletmelerdeki eğitimcilere yönelik kurslar açıyor. Öğrenci üç yerde öğreniyor: işletmede, meslek okulunda ve sektörün uygulama merkezlerindeki kurslarda. Her meslek programı da en az beş yılda bir gözden geçiriliyor.



Ayrıca mesleki eğitim alan öğrencinin önü de kapanmıyor, isteyen mesleki okulu tamamlayıp uygulamalı bilimler üniversitelerine geçebiliyor. Bu yüzden İsviçre'de meslek eğitimi, başarısız öğrencilerin gittiği bir yol olarak görülmüyor. Türkiye'de de buna benzer olarak MESEM uygulaması bulunuyor fakat MESEM’in mevcut yapısıyla İsviçre'deki sistem arasında önemli farklılıklar var. Bu konudaki eleştirilerimi başka bir yazımda ele almıştım. Bizde kötü (!) öğrenciler meslek lisesine gidiyor, daha kötüleri ise MESEM’e yönlendiriliyor. Ama ben Anadolu lisesine, fen lisesine gidecek bir öğrencinin MESEM’i isteyerek tercih edeceği bir sistemden bahsediyorum.


Bu noktada meslek liselerini güçlendirmek işin bir yüzüdür. Diğer yüzü, hangi okula giderse gitsin her öğrencinin hayata hazır olarak mezun olmasıdır. Bir meslek sahibi olan ama parasını yönetemeyen, komşusuyla iletişim kuramayan bir genç eksik yetişmiş sayılır. Peki hayata hazırlık nasıl olmalı?


Öncelikle toplumda gerçekten olması gereken davranışlar öğrencilere iyi bir şekilde benimsetilmeli. Sırasını beklemek, verdiği sözü tutmak, trafikte sakin kalmak, ortak alanı temiz bırakmak, yaşlıya ve komşuya saygı göstermek gibi durumlar bir test sorusuyla ölçülemez. Bu yüzden bu davranışlar sınavlı derslerle verilmemeli. Öğrenciler bu derslerden yine geçip kalmalı, fakat bu karar yazılı bir sınavla verilmemeli. Öğretmenler, öğrencinin yıl boyunca sergilediği davranışları gözlemleyerek karar vermeli. Bunun için dersi veren öğretmenlerin yetkinlikleri artırılmalı, gözlem ve değerlendirme konusunda daha kapsamlı eğitim almaları sağlanmalı. Ülkedeki pedagoglar ve eğitimciler bir araya gelip bu değerlendirmenin nasıl yapılacağına dair ortak yöntemler geliştirmeli. Aksi halde her öğretmen kendi ölçüsünü koyar ve öğrencinin adalet duygusu zedelenir. Tabii ki burada öğretmen yetiştirenlere de büyük görevler düşüyor.



Gözleme dayalı bir değerlendirmenin keyfi kararlara dönüşmemesi için bazı güvenceler şart. Birincisi ölçütler önceden yazılmalı ve ülke genelinde ortak olmalı. Öğrenci ve veli, hangi davranışın nasıl değerlendirileceğini yılın başında bilmeli. İkincisi karar tek bir öğretmene bırakılmamalı. Sınıf rehber öğretmeni, okul rehberlik servisi ve öğrencinin derslerine giren diğer öğretmenler birlikte karar vermeli. Üçüncüsü gözlemler yıl boyunca tarihleriyle kayıt altına alınmalı, kanaat bir iki olaya bakılarak oluşmamalı. Öğrenci yıl içinde düzenli geri bildirim almalı ve kendini düzeltme fırsatı bulmalı. Yıl sonunda kalacağını ilk kez öğrenen bir öğrenci olmamalı. Veli ve öğrencinin itiraz edebileceği, kararı okul dışından bir kurulun yeniden inceleyebileceği bir yol da bulunmalı. Bu güvenceler hem öğrenciyi hem de öğretmeni koruyacaktır.


Bunun yanında hayatın içinden gelen konuların da dersleri olmalı. Ev bütçesi ve para yönetimi, ilk yardım, deprem ve afet bilinci, evdeki küçük tamir ve bakım işleri, e-Devlet işlemleri ve dilekçe yazma, sağlıklı beslenme, dijital güvenlik, bitki yetiştirme, çocuk ve yaşlı bakımı, görgü kuralları bunların başında gelir. Bu listeye yemek yapma, alışveriş ve tüketici hakları, hayatta kalma becerileri, sportif alışkanlıklar, giyim ve kıyafet konusu, teknoloji kullanımı, misafir ağırlama da eklenebilir. Örneğin Japonya'da öğrenciler sınıflarını ve okullarını kendileri temizler, ev ekonomisi derslerinde yemek yapmayı ve dikiş dikmeyi öğrenir. Bu dersler Japon müfredatının olağan bir parçasıdır. Bizde de bunların kat kat daha iyisi yapılabilir. Önemli olan kendimizi her fırsatta küçümsememek ve başka milletlerin yaptıklarını bizim yapabileceklerimizin en alt sınırı olarak belirleyebilmek ve tabii ki kendimize bu konuda güvenmek.


Öte yandan matematiği ve fen bilimlerini gereksiz gördüğümü düşünmeyin. Yüzde hesabı, oran-orantı, olasılık, bir grafiği ya da istatistiği doğru okumak her vatandaşın ihtiyaç duyduğu bilgilerdir. Matematik akıl yürütmeyi öğretir. Fen bilgisi de insanı kulaktan dolma bilgilere karşı korur. Benim itirazım, her öğrenciye aynı derinlikte ve aynı soyutlukta konuların yüklenmesine. Öğrenciler hiç kullanmayacakları ileri düzey konularla donatılmamalı. Bu alanlarda ihtisas yapacak öğrencilere en ileri düzey eğitimler verilmeli ama diğer öğrenciler hayatta gerçekten işine yarayacak bilgilerle yetiştirilmeli. Türevin anlamını bilmeyen ve hayatı boyunca kullanmayacak bir öğrencinin türev öğrenmesine gerçekten ne gerek var? Bu öğrenci için ev ekonomisi yaparken gelir giderleri doğru hesaplamak ya da kiradaki bir artışın aylık bütçesine etkisini görmek çok daha işe yarar bir matematiktir. Kapılar da erken kapanmamalı. İleride bu alanlara ilgi duyan bir öğrenci, ek derslerle ileri düzeye geçebilmeli. Bu yüzden tüm eğitim aşamalarında dersler ve müfredat yeniden belirlenmeli, herkes sınava girmemeli. Yoksa toplum kötüye gidiyor demeye devam edeceğiz.



Burada şu itirazı duyar gibiyim: Hangi aile çocuğunun üniversiteye gitmemesini ister? Toplumumuzda üniversite diploması uzun yıllardır bir statü göstergesi olarak görülüyor. Meslek lisesine giden çocuk için hala "okuyamadı" deniyor. Bu algı bir günde değişmez. Önce meslek sahibi gençlerin iyi kazandığı, sigortalı ve güvenceli çalıştığı görülmeli. İnsanlar kazancın ve güvencenin olduğu yere saygı duyar. Aileler kapının kapandığı korkusunu da yaşamamalı. Meslek lisesini ya da MESEM'i bitiren bir genç, istediğinde kolayca yükseköğretime geçebilmeli. Başarılı ustalar, teknisyenler ve meslek lisesinden yetişmiş girişimciler okullarda ve medyada daha çok anlatılmalı. Rehberlik servisleri de velilere meslek seçeneklerini doğru bilgilerle tanıtmalı. Diploması olduğu halde iş bulamayan ya da alanı dışında çalışan gençleri hepimiz tanıyoruz. Bunu velilerimize açıkça anlatabilmeliyiz.


Şimdi herkes sınava girmeyecekse akla şu soru da gelir: Bu gençler ne iş yapacak? Bir öğrenciye meslek kazandırıp ardından iş bulamayacağı bir hayata göndermek, verilen emeği boşa harcamak olmaz mı? Doğal olarak eğitimdeki değişiklik, istihdam planıyla birlikte yürümeli.


Hayat becerileri derslerinin amacı, gencin kendi ayakları üzerinde durabilmesidir. Yemek yapabilen, bütçesini yönetebilen, evindeki küçük bir arızayı giderebilen, resmî işlemlerini kendisi halledebilen bir genç kimseye muhtaç kalmaz. Fakat kendi ayakları üzerinde durmanın bir de ekonomik tarafı var. Evini geçindirecek bir işi olmayan gence bu becerilerin hiçbiri yetmez. Bu işin de gencin doğup büyüdüğü şehirde olması gerekiyor. Kendi şehrinde çalışan genç ailesinin yakınında kalır, kazancını büyük şehirlerdeki yüksek kiralara kaptırmaz, tanıdığı insanların arasında hayat kurar. Okulda öğrendiği becerileri de kendi hayatında kullanma imkanı bulur. Kısacası hayata hazırlık, bireyin günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmesinin ötesinde, emeğiyle geçinerek bağımsız bir hayat kurabilmesidir.


Üniversite her öğrenci için tek hedef olmamalı. Öğrencilerin önemli bir bölümü güçlü bir mesleki eğitim alarak doğrudan çalışma hayatına katılabilmeli. Bunun için şehir planlamaları gözden geçirilmeli ve iş imkanları ülkenin her tarafına dengeli bir şekilde yayılmalı. Esnaf olacak gençler için çarşılar ve atölyeler, fabrikada işçi olarak çalışacak gençler için fabrikalar kurulmalı. Gençler iş bulabilmek için büyük şehirlere göç etmek zorunda kalmamalı. İnsanlar kendi şehirlerinde de nitelikli işlerde çalışabilmeli. Bunun için büyük şirketler Anadolu'ya yatırım yapmaları için teşvik edilmeli. Her şey neden Marmara’da olsun ki? Ülkenin ihtiyaç duyduğu iş kolları da yeniden belirlenmeli ve düzenli olarak güncellenmeli. Elbette bu dönüşüm birkaç senede gerçekleşemez. Geçiş döneminde bazı nesiller mevcut eğitim ve istihdam yapısının sorunlarından etkilenebilir. Bu nedenle dönüşüm aşamalı yürütülmeli, çalışanlara ve öğrencilere yeni koşullara uyum sağlayabilecekleri imkanlar sunulmalıdır. Doğru kurulmuş 20-30 yıllık planlarla bu hedefe ulaşılabilir.



Türkiye için şu modeller düşünülebilir:


Birincisi okul ve sanayi eşleşmesi. Her organize sanayi bölgesinin içinde ya da yanında bir veya birkaç meslek lisesi mutlaka bulunmalı. Okulun alanları ve müfredatı bölgedeki fabrikalarla birlikte belirlenmeli. Öğrenci haftanın birkaç günü bu fabrikalarda çalışmalı, mezun olduğunda ilk işini de burada bulmalı. Bursa ve Kocaeli'de otomotiv, Denizli'de tekstil, Konya'da tarım makineleri, Kayseri'de mobilya bu modelin uygulanabileceği alanlardır mesela.


İkincisi Ahilik geleneğinin bugüne uyarlanması. Bazıları karşı çıksa da buna kesinlikle ihtiyacımız var, siyasetin sırası değil… Bugün Mesleki Eğitim Merkezlerinde öğrenciler haftanın bir günü okulda, diğer günleri işletmede eğitim görüyor. Bu yapı genişletilmeli. Çırak yetiştiren esnafa vergi indirimi sağlanmalı, usta öğreticilik belgesi yaygınlaştırılmalı, çırak ücretine devletin katkısı artırılmalı. Böylece mahalledeki fırın, marangoz ya da oto tamircisi bir okul gibi çalışır.


Üçüncüsü bölgesel istihdam teşviki. Fabrikasını göç veren bir şehre kuran şirket, bu ildeki meslek lisesi mezunlarını işe aldığı oranda vergi ve sigorta primi desteği almalı. Çalışanların konut, kreş ve ulaşım ihtiyaçları devlet ve yerel yönetimlerle birlikte karşılanmalı. Mevcut bölgesel teşvik sistemi bu amaçla yeniden düzenlenebilir. Böylece genç, iş için İstanbul'a gitmek yerine kendi şehrinde kalır.


Dördüncüsü meslek ihtiyaç haritası. Millî Eğitim Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, İŞKUR ve meslek odaları her beş yılda bir hangi ilde hangi mesleğe ne kadar ihtiyaç olduğunu net bir şekilde belirlemeli. Meslek liselerindeki alan ve dalların kontenjanları bu haritaya göre açılıp kapanmalı. İŞKUR'un düzenli olarak yaptığı işgücü piyasası araştırmaları bu haritanın başlangıç noktası olabilir.



Eğitimin terazisi, okulu bir sınav hazırlık merkezine çevirdiğimiz gün şaştı. Bir kefeye puanı, sıralamayı ve üniversite kapısını koyduk. Hayat becerileri, meslek ve toplumsal davranışlar diğer kefede her yıl biraz daha hafifledi. Teraziyi yeniden dengelemek için eğitimin asıl amacını hatırlamamız gerekiyor. Çocuklarımızı olgunlaşmakta geç kalmayan, yemek yapabilen, parasını yönetebilen, komşusuna saygı gösteren, bir meslek sahibi olan ve kendi şehrinde çalışabilen insanlar olarak yetiştirmeliyiz. Sınav, ihtisas yapacak öğrenciyi seçmek için kendi yerinde kalmalı. Meslek liseleri güçlenmeli, müfredat hayata göre yeniden yazılmalı, iş imkânları ülkenin her yerine yayılmalı. Bu değişim birkaç yılda bitmez, nesiller sürer. Ama başlamadığımız her yıl, hayata hazırlanmadan mezun olan bir nesil daha yetiştiriyoruz.

 

bottom of page