Toksik Meslektaşlardan ve Tükenmişlikten Korunmak
Okula gidip dersine girersin ve sınıftan bütün enerjini bitirerek çıkarsın. Bir bardak çay alarak sessizce bir köşeye çekilmek, biraz zihnini toparlamak istersin. Fakat bazen kendini bitmek tükenmek bilmeyen bir şikayet sarmalının tam ortasında bulursun. Her şeye, herkese, sisteme, öğrenciye, veliye, sokaktaki kediye, dilenciye, trafiğe, arabalara, asfalta… aralıksız itiraz eden, sürekli bardağın boş tarafına odaklanan boş meslektaşların negatif enerjisi bir anda bütün odayı kaplar.

Eğitim sistemimizde veya yaşadığımız dünyada eksik yönler, düzeltilmesi gereken pek çok hata elbette bulunuyor. Bu inkâr edilemez ve zaten her şeyin sürekli iyileştirilmesi gerekir. Ama dengeli bir insan, iyi yapılan işleri de görebilmeli, başarıları, güzel anları da dile getirebilmelidir. Her detaya karamsarlıkla bakan, sürekli bir şeylerden yakınan insanların bulunduğu ortamlarda uzun süre bulunmak, insanın enerjisini sömürür. Böyle sohbetlerden uzaklaşmak, kendi ruh sağlığını korumanın ve tükenmişlikten kaçınmanın en önemli adımıdır.
Unutmamak gerekir ki öğretmenler de nihayetinde birer insan. Onların da kötü olanları, iyi olanları, dengeli olanları, dengesiz olanları var. Bazılarının tutumları ise basit bir insani hatanın ötesine geçer. Düpedüz zehirleyici, etrafındaki herkesin moralini aşağı çeken bir hal alır. Bundan zevk aldıklarını bile söyleyebilirim hatta.
Söz gelimi zümre toplantılarını ele alalım. Bütün zümrenin bir araya gelerek günlerce kafa yorduğu, mutabık kaldığı, tüm dengelerin gözetildiği bir ders programı hazırlanır. Herkes memnundur, emek verilmiş, adil bir dağılım yapılmıştır. Sonra toksik diye tanımlayabileceğimiz yapıdaki bir öğretmen, sırf kendi kişisel konforu bozulmasın, tamamen kendi bencil istekleri gerçekleşsin ve ortamda huzur bozulsun diye en ufak pürüzleri büyüterek meseleyi doğrudan müdüre kadar taşır. Bu Ebu Cehil ile anlaşmanın bir yolu da yoktur. Tüm yolları önüne serseniz bile kabul etmez. İdareciler de çoğu zaman kurum içinde huzursuzluk çıkmasın, dengeler bozulmasın, aman hakkımda dilekçeler düzenlenmesin, yok efendim ilçe milli eğitim müdürlüğünden bir şikayet gelmesin düşüncesiyle bir tür orta yol bulmaya çalışırken, maalesef bahsi geçen toksik kişinin haksız taleplerine boyun eğerler. Bunu da adalet adı altında yaparlar. Alttan alınan tavizler, bu tarz kişilerin kendilerini daima haklı görmelerine de zemin hazırlar. İdare de bunun farkındadır ama bir sonraki sene geçeceğini düşünürler. Bütün zümrenin huzuru, tek bir şahsın kaprisleri uğruna feda edilmiş olur.
Böyle karakterlerle aynı zümrede veya aynı okulda çalışmak, meslek hayatını gerçek bir sınava dönüştürebilir. Çözüm bahsi geçen meslektaşlarımızı değiştirmeye çalışmakta yatmıyor. Zira kimsenin karakterini baştan inşa etmek, yılların getirdiği sorunlu kişilik özelliklerini, oturmuş önyargılarını düzeltmek bizim görevimiz değil. Bizler psikolog veya yaşam koçu da değiliz, eğitimciyiz. Böyle bir çaba, seni fazlasıyla yorar, üstelik çoğu zaman hüsranla sonuçlanır. En sağlıklı yöntem, resmi sınırları kalın çizgilerle çekmek, söz konusu kişilerle en asgari düzeyde temasta bulunmaktır. İletişimi tamamen profesyonel boyutta tutmak, kişisel sohbetlere girmemek, koridorda selamlaşıp geçebilmek (bazen selamlaşmamak) aslında tükenmişliğe karşı alınacak en sağlam kalkanlardan biridir. Karşındaki insanın seni kendi kaotik dünyasına, bitmek bilmeyen şikayetlerine çekmesine izin vermediğinde, enerjini kendi öğrencilerine, derslerine ve en önemlisi kendine saklayabilirsin. Kendi iç huzurunu korumak, zehirleyici diyaloglara mesafe koymaktan geçer.

Öğretmenler odasında sıklıkla karşılaştığımız bir diğer sorunlu profil ise istisnasız her talebe, her projeye, her göreve peşinen "hayır" diyenlerdir. Bu tutum, sağlam bir duruş veya bir prensip meselesi değildir. Bu kurnazca kurgulanmış bir taktikten ibarettir. Hiçbir işin ucundan tutmamak, elini taşın altına koymamak, kimsenin kendilerinden en ufak bir ricada dahi bulunmamasını sağlamak adına her teklife kapıları kapatırlar. Okulda bir tiyatro etkinliği düzenlenecektir, "Benim vaktim yok, hastayım" derler. Bir denetim komisyonu kurulacaktır, "Ben mevzuattan hiç anlamam, yanlış yaparım" diyerek hemen bir mazeret üretip kenara çekilirler. Dahası, zorla bir iş verilirse sırf bir daha istenmesin diye işi eline yüzüne bulaştırırlar. Bilerek yaparlar bunu. Böylece bütün yük, işini layıkıyla yapmaya gayret eden, vicdanlı, sorumluluk bilinci yüksek, fedakâr öğretmenlerin sırtına biner.
Bu toksik taktiği uygulayanlara karşı yapılabilecek somut bir eylem bulunmuyor. Bahsi geçen şahıslara laf anlatmak, vicdanlarına seslenmek, ikna etmeye çabalamak tamamen boşa kürek çekmektir. Bu kişilerle de profesyonel hayatta ilişkileri daima resmi seviyede tutup mesafeyi koruyarak kendi ruhsal bütünlüğünü sağlam tutmaya çalışmalısın. Yıpranmamak, tükenmemek için harcayacağın eforu, kendi kişisel gelişimine, hobilerine yönlendirmen çok daha akıllıca bir hamle olacaktır. İş hayatında herkes kendi sorumluluğunu taşımalıdır, başkasının kaçtığı yükleri sırtlanmak seni zamanla mesleğine küstürür.
Zehirleyici tutumlar elbette yalnızca öğretmen meslektaşlarımızla sınırlı kalmıyor. İdare kademesinde de benzer nitelikte kişiler bulunabiliyor. Özellikle bazı idareciler, bizzat kendi unvanlarının gerektirdiği, bizzat yapmaları gereken işleri, sanki senin resmi bir görevinmiş gibi göstererek senin üzerine yıkmaya çalışabilirler. E-okul veri girişleri, istatistik tabloları, dosya düzenlemeleri gibi memur veya idareci işleri, "Hocam sen bilgisayardan iyi anlıyorsun", "Okulumuzun selameti için halledelim" gibi süslü cümlelerle önüne getirilebilir.
Bu tür durumlarla başa çıkabilmenin yegane yolu, sahip olduğun yasal hakları, sınırlarını çok iyi bilmekten geçer. Neyi yapmakla mükellef olduğunu, hangi işin görev tanımına kesinlikle girmediğini bilirsen, yeri geldiğinde gayet net bir şekilde "hayır" demeyi başarırsın. Yönetmelikler, mevzuatlar, kanunlar senin en büyük dayanağın. Mevzuata hakim bir öğretmenin karşısında hiçbir müdür veya müdür yardımcısı, keyfi bir talepte bulunmaya, angarya bir iş dayatmaya cesaret edemez. Her şeyin yazılı kurala bağlı olduğu bir devlet kurumunda çalıştığımızı unutmamalıyız.
Peki, bütün bu teorik doğruları anlatıyorum ama ben kendi meslek hayatımda her zaman dengeyi kusursuzca kurabildim mi? Açıkçası sınırları çizebilmek konusunda çok zorlandığım, kendimi kaybolmuş hissettiğim dönemler yaşadım. Öğretmenliğimin ilk yıllarında haklarımı korumayı başarmış, çizgimi net bir biçimde belirlemiştim. İlk atandığım dönemlerde ideallerim çok daha keskindi, kurallara sıkı sıkıya bağlı kalıyordum. Ne yapmam gerektiğini, nerede durmam gerektiğini iyi ayarlıyordum. Fakat zaman ilerledikçe okul ikliminin getirdiği rehavetle ipin ucu kaçtı. Sürekli aynı insanlarla yüz yüze bakmanın getirdiği yalancı samimiyet, yavaş yavaş sınırlarımı aşındırmıştı. Bir baktım ki herkesin işine koşan, kimseyi kırmamak adına hep yorulan, idarenin rica ettiği her ekstra yükü itiraz etmeden sırtlanan birine dönüşmüşüm. İyilik yapayım, işler yürüsün, kurum kültürü gelişsin derken enerjimi tamamen tüketmiş, adeta tükenmişlik sendromunun eşiğine gelmiştim. Neyse ki durumun vahametini, kendime ne kadar haksızlık ettiğimi fark edip tekrar eski, sınırları belli, kendinden emin halime dönmem çok uzun sürmedi (birkaç sene sürdü). Hızlıca bir yönetmelik okumasıyla nerede harekete geçip nerede durmam gerektiğini tekrar hatırladım ve kısa bir süre içinde toparlandım. Artık adımlarımı tamamen bu çerçevede atıyorum. Asli görevim eğitim vermek, sınıfımdaki çocuklara faydalı olmak. Bu kadar. Görevim ne ise eksiksiz, en ince detayına kadar yapıyorum, fakat üzerime vazife olmayan, resmi hiçbir dayanağı bulunmayan yüklerin altına girmiyorum.

Bütün bu tecrübeler gösteriyor ki, bir öğretmenin tüm hak ve sorumluluklarını bilmesi nasıl mecburi ise, idarenin de görev ve sorumluluklarını aynı şekilde bilmesi şart. Karşındaki kişi senin haklarını bildiğini gördüğünde, sana karşı olan tavrını, kurum içindeki genel sınırlarını ister istemez yeniden ayarlayacaktır. Kendi sınırını çizdiğinde, başkalarının senin alanına fütursuzca girmesini engellemiş olursun. Böylelikle toksik ilişkilerden de mümkün olduğunca kaçınmış olursun.
Bu yüzden tekrar söylüyorum yönetmelik okumaktan kesinlikle kaçınma. Bakanlığın yayınladığı güncellemeleri, değişen maddeleri, yayınlanan genelgeleri düzenli olarak takip et. Bunları bilmek, seni kurum içindeki gereksiz tartışmalardan, haksız görevlendirmelerden koruyan bir zırh gibidir. Bilgi, meslek hayatımızdaki en büyük gücümüzdür. Söylentilere, öğretmenler odasında kulaktan kulağa yayılan asılsız bilgilere güvenme. Daima resmi belgelere güven.
Velhasılkelam, kendini bil, işini sevgiyle yap ama seni tüketmek isteyen, enerjini sömürmeye çalışan hiçbir unsura, hiçbir kişiye geçit verme. İşini hakkıyla yapan, kendi değerinin farkında olan bir öğretmeni kimse kolay kolay yıldıramaz, kimse böyle bir meslektaşımızı tükenmişliğe sürükleyemez. Okul kapısından içeri başın dik, vicdanın rahat, enerjin yüksek girmek bütünüyle senin elinde.


