top of page

Hizmet İçi Eğitimlerin Anatomisi

  • Yazarın fotoğrafı: Onur Sarıtaş
    Onur Sarıtaş
  • 5 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Dünyanın, teknolojinin ve nesillerin her zamankinden daha hızlı değiştiği bir çağda, öğretmen olarak bizlerin yerimizde sayma lüksü bulunmuyor. Kendimizi yenilemek, yeni pedagojik yaklaşımları takip etmek ve her zaman taze kalmak zorundayız. İşte tam bu noktada devreye hizmet içi eğitimler giriyor. 

 

Hizmet içi eğitim, öğretmenin mesleki becerisini artırmak, vizyonunu genişletmek ve onu yeni yöntemlerle tanıştırmak amacıyla planlanan programlardır. 

 

Bu eğitimler bazen okulların veya büyük kültür merkezlerinin salonlarında yüz yüze, bazen de çevrimiçi olarak karşımıza çıkarlar. Kağıt üzerinde niyet son derece güzel ve gereklidir. Fakat işleyişe, sahaya ve öğretmenler odasına baktığımızda karşımıza fayda ile formalite arasında sıkışıp kalmış bir tablo çıkıyor.


 

Çevrimiçi eğitimlerin arka planıyla başlayalım. Milli Eğitim Bakanlığı, haklı olarak zaman ve mekandan tasarruf etmek için eğitimlerin büyük bir kısmını dijital platformlara (ÖBA) taşıdı. Özellikle pandemi döneminden sonra bu tarz eğitimler fazlalaştı. Peki, sisteme bir eğitim yüklendiğinde ekranın karşısında neler yaşanıyor? 

 

Gerçekleri konuşmak gerekirse, öğretmenlerin birçoğu bu eğitim videolarını açıp sessiz moda alıyor, arka planda video kendi kendine ilerlerken günlük işlerine dönüyor. Kimi sınav kağıdı okuyor, kimi yemeğini yapıyor. Bizzat kendi gözlemlerime dayanarak söylüyorum ilgimi çekmeyen, bana mesleki anlamda yeni bir şey katmadığını hissettiğim sıradan eğitimlerde (özellikle seminer dönemi eğitimlerinde) maalesef ben de bunu yapıyorum. Ekranda donuk bir ses tonuyla birileri dakikalarca konuşuyor, sadece önündeki metni okuyor, süre doluyor ve bizler de bir sonraki videoya geçmek için tıklıyoruz. Hâl böyle olunca eğitim, bir gelişim fırsatı olmaktan çıkıp, belirlenen süre bitmeden halledilmesi gereken can sıkıcı bir işe dönüşüyor.

 

Daha da tehlikelisi, bazı meslektaşlarımız bu süreci daha çabuk atlatmak ve videoları hızlandırmak için tarayıcılarına harici Chrome eklentileri kurma yoluna gidiyorlar. Zaman kazanmak adına yapılan bu hamleyi kesinlikle güvenli bulmuyorum. Üçüncü şahıslar tarafından yazılmış bu eklentilerin bilgisayarımızın arka planında hangi verilere eriştiğini, sistemi nasıl izlediğini bilmemiz mümkün değil. Bankacılık işlemlerimizin, kişisel şifrelerimizin ve gizli verilerimizin çalınma ihtimali varken eğitim videolarını bir an önce bitireceğim diye böyle büyük bir riske girmek akıl kârı değil. Kazanılan bir saatin bedeli, ileride çok ağır maddi ve manevi kayıplarla ödenebilir.


 

Yüz yüze eğitimlerde ise bambaşka bir sorunla yüzleşiyoruz. Bazen salonların dolması, protokolün gözüne kalabalık görünmesi veya basına verilecek fotoğrafların zengin durması gerekiyor. Böyle anlarda öğretmenler birer dolgu malzemesi gibi kullanılıyor. Sayı tamamlansın, koltuklar boş kalmasın diye meslektaşlarımız oraya aslında zorla götürülüyor. Gittiğinizde imza bile topluyorlar, gitmediğiniz anlaşılırsa savunma istiyorlar. Bir eğitimciyi, sırf kalabalık yapsın diye istemediği, ilgi duymadığı bir seminere mecbur bırakmak her şeyden önce mesleğin onuruna yapılmış bir haksızlıktır ve Millî Eğitim Bakanlığı bile bile bu haksızlığa devam ediyor. İnsanın zorla oturtulduğu bir koltuktan zihni açılarak, hevesle kalkması beklenemez. Eğer eğitimlerden gerçek anlamda verim almak istiyorsak, katılımlar kesinlikle gönüllü olmalıdır. Öğretmen, konferans salonuna kendi hür iradesiyle, "Buradan kendime ve öğrencilerime fayda sağlayacak bir şeyler öğreneceğim" diyerek adım atmalıdır. Gönüllülüğün olmadığı hiçbir işten bereket hasıl olmaz.

 

Tüm bu eleştirileri sıralarken hakkını teslim etmem gereken, sistemin parlak bir yüzü de var. Her şey karanlık veya işe yaramaz değil. Mesela kendi meslek hayatımda aldığım bazı hizmet içi eğitimler gerçekten unutulmazdı. Konusuna müthiş derecede hakim, beden dilini mükemmel kullanan, salondaki enerjiyi anında yükselten çok iyi anlatıcıların olduğu eğitimler de yapılıyor. İzlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Bazıları gerçekten uluslararası bir TED konuşmasından farksız oluyor. Notlar alıyorsunuz, salonu terk ederken beyninizde yeni fikirler oluşuyor. Hatta tüm eğitimleri genel bir teraziye koyup tartarsam, katıldığım hizmet içi eğitim çalışmalarının yüzde altmışını beğendiğimi söyleyebilirim. Demek ki sistemin içinde doğru konuyu, doğru anlatıcıyla buluşturduğunuzda ortaya harika işler de çıkabiliyor diyorum kendi kendime.

 

İşte bu yüzde altmışlık başarı oranını daha yukarı taşımak, eğitimleri birer formalite olmaktan çıkarmak MEB’in elinde. Hizmet içi eğitimler kesinlikle daha ilgi çekici hale getirilmeli. Kürsüye çıkan kişinin donanımlı olması yetmez, kalabalıklara hitap etme sanatını da iyi bilmesi gerekir. Bu yüzden anlatıcı kadrosunda diksiyonuyla, vizyonuyla, vücut diliyle dinleyiciyi avucunun içine alabilen konuşmacıların sayısı artırılmalıdır. Slayt perdesine sırtını dönüp monoton bir sesle metin okuyanların devri artık kapanmıştır. Bize gözümüzün içine bakarak hikayesini gerçekten aktaran, sahayı da çok iyi bilen insanlar lazım.



Eğitimlerin içeriği konusu da baştan aşağı yenilenmeye muhtaçtır. Eğitimler her zaman müfredat, okul işleri, sınıf yönetimi veya mevzuatla ilgili olmamalı. Öğretmenler robot değildir, ruhlarının da beslenmeye ihtiyacı vardır. Spor, sanat, gezi türü etkinlikleri barındıran farklı temalardaki eğitimler artırılmalı. Doğada bir yürüyüş rotası planlama, bir sanat akımını yerinde inceleme veya bir enstrümanın temel felsefesini anlama üzerine alınacak bir eğitimin, öğretmenin vizyonuna katacağı değer paha biçilemezdir. Bu tür eğitimler de ufak ufak yapılıyor ama sayısı artırılmalı. Çünkü kendini sanatla, sporla, seyahatle besleyen bir öğretmenin sınıftaki çocuklara aktaracağı vizyon çok daha geniş olacaktır. Tabii ki bütün bunların hayata geçirilmesi bir bütçe meselesidir. Kaliteyi artırmak için Milli Eğitim Bakanlığı'nın bütçesi ciddi anlamda artırılmalıdır. Bir ülkede eğitime verilen önem, büyük ölçüde o alana ayrılan para ile belli olur. Güzel sözler, temenniler işleyişi düzeltmez. İcraat için kaynak gerekir. Bu yüzden MEB'in bütçesinin genişletilmesi, öğretmen gelişimine daha fazla pay ayrılması için mecliste somut çalışmaların ivme kazanması şarttır. Sadece milletvekili maaşının artışı meselesinde aynı fikirde olan vekillerin konu eğitim olunca da aynı fikirde olacaklarından eminim!

 

Meselenin idari boyutunu da atlamamak gerekiyor. Okullardaki eğitimin kalitesini artırma yükü öğretmenin omuzlarına bırakılmamalıdır. İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerindeki şube müdürlerine belirli eğitimleri alma ve verme zorunluluğu kesinlikle getirilmelidir. Karar verici mercilerin modern yaklaşımları takip etmesi, bu eğitimin ciddiyetini de gösteren çok değerli bir hamle olacaktır. Aynı şekilde okullarda görev yapan müdür yardımcıları ve müdürlere de düzenli eğitim alma ve verme zorunluluğu getirilmelidir. İdareciler, masalarından kalkıp çağın eğitim trendlerini bizzat sahada görmeli ve göstermelidir. Hatta bu eğitimlerin verimini ölçmek, işin laubaliliğe dönmesini engellemek adına ilçe milli eğitim müdürlüklerinden yetkili bir kişi bu eğitimlere gözlemci olarak görevlendirilmelidir. İdarenin gelişmediği bir yapıda, öğretmenin tek başına sistemi sırtlaması imkansızdır.


 

Mesleğe yeni başlayan öğretmenlerimiz için ise durum biraz daha farklı. Yeni atananlar, içlerindeki heyecanı doğru yönlendirebilmek adına olabildiğince fazla eğitime katılmalıdır. Fakültede öğrenilen teorik bilginin saha gerçekliğiyle nasıl harmanlandığını görmek, kriz anlarında nasıl tepki verileceğini işin ustalarından dinlemek, onların farklı bakış açıları kazanmalarına imkan sağlayacaktır. Genç bir öğretmenin, usta bir eğitimciden kapacağı ufak bir detay bile onun meslek hayatını şekillendirebilir. Şahsen bazı sınıf içi uygulamalarımda büyüklerimden aldığım eğitimleri hala kullanıyorum ve hala işe yarıyor.

 

Madalyonun diğer yüzünde ise bu eğitimleri verenler var. Sahada yıllarını harcamış, uzmanlaşmış öğretmenlerimizin bilgi birikimlerini kendilerine saklamamaları, bizzat eğitim vermeleri teşvik edilmelidir. Bir öğretmenin derdini, yine bir öğretmen anlar. Ancak bu teşvik işlemi sadece kuru bir teşekkür belgesiyle, plaketle sınırlı kalmamalı. Öğretmenlerimizin eğitim verdikleri süre boyunca maddi anlamda kazançları belirgin bir şekilde artırılmalıdır. Emeğin, tecrübenin ve aktarılan bilginin bir saygınlığı, karşılığı olmalıdır.

 

Bir eğitimcinin ufku ne kadar genişse, yetiştirdiği öğrencinin dünyası da o kadar geniş olur. Angarya olmaktan çıkarılan, bütçeyle desteklenen, yetkin isimlerin elinde şekillenen ve katılımın gönüllü olduğu her eğitim, öğretmeni bir adım ileriye taşır.

 

İşimize gösterdiğimiz özen ve kendimizi geliştirme çabamız, geleceği ve nesilleri inşa etme yolundaki en sağlam adımlarımız olacaktır.

bottom of page