Bürokrasi Mi, Pedagoji Mi?
Herhangi bir okulda bir müdür yardımcısının sabah ilk saatlerini izleyin (müdür daha okula gelmedi çünkü).
Bilgisayarını açar, önce DYS'ye (Doküman Yönetim Sistemi) bakar. Akşamdan bu yana ilçeden, ilden, bazen de doğrudan bakanlıktan yeni yazılar düşmüştür sisteme. Birinin ekinde bir Excel tablosu vardır, diğerinde bir anket bağlantısı, bir başkasında "olumsuz da olsa" bildirilmesi istenen bir bilgi. Teslim tarihlerinin çoğu aynı günün mesai saati bitimidir. Bazen teslim tarihi üç gün önce olan yazılar bile düşebiliyor. Bu sırada kapıda devamsızlığı için velisiyle gelmiş bir öğrenci, nöbetçi öğretmeni rapor aldığı için boş kalan bir koridor, bazen de ihtimal dahilinde olmayan bir durum bekler. Peki bu idareci akşam okuldan çıktığında okulunu mu yönetmiştir, yazılara mı yetişmiştir? Biz okul idaresine eğitim yönetimi diyoruz lafta. Sistem ise idareciyi yukarıdan gelen yazılara cevap yetiştiren bir evrak memuru gibi çalıştırıyor.

Bu yükü en ağır taşıyan kesim okul idarecileri. OECD'nin TALIS 2024 araştırmasının okul müdürlerine ilişkin Türkiye verilerine göre müdürlerin en sık dile getirdiği stres kaynakları sırasıyla okulda disiplini sağlamak (yüzde 63), öğrenci başarısından sorumlu tutulmak (yüzde 56) ve fazla idari iş (yüzde 56). Yani müdürlerin yarısından fazlası evrak işini en az öğrenci başarısı kadar dert ediniyor. İdarecilerin çoğu bu işleri öğretmene göndermekten aslında hoşlanmıyor, ama sistem buna mecbur bırakıyor. İlçeden gelen yazı okula hitap eder, cevabı da okuldan bekler. Oysa istenen bilginin büyük kısmı sınıftadır, öğretmendedir. Hangi etkinliğe kaç öğrencinin katıldığını, kaç veliyle görüşüldüğünü, hangi sınıfta kaç öğrencinin okumada zorlandığını müdür yardımcısı kendi odasından bilemez. Yazı önce müdüre gelir, müdürden ilgili müdür yardımcısına, ardından zümre başkanları aracılığıyla öğretmenlere iner. Böylece ilçedeki bir masada akla gelen bir soru, birkaç gün içinde bir okulun bütün öğretmenlerini meşgul eden bir işe dönüşür.
Bu yazıların önemli bir kısmı il ve ilçe millî eğitim müdürlüklerindeki şube müdürlerinden çıkıyor. Her şube müdürü kendi alanında çalışma yapıldığını göstermek istiyor ve bunun en kolay yolu okullardan veri toplamak. Okula gelen tabloların bazıları otuz kırk sütundan oluşuyor, hücreleri birleştirilmiş, formülleri kilitlenmiş halde geliyor. Bir sütun istenen biçimde doldurulmazsa tablo geri dönüyor. İşin ilginç tarafı, istenen bilgilerin çoğu zaten e-Okul'da ya da MEBBİS'te kayıtlı. Öğrenci sayısı, öğretmen sayısı, devamsızlık durumu, derslik sayısı bakanlığın kendi sistemlerinde de duruyor. Yine de bu sayıların tabloya tek tek elle yazılması isteniyor. Bir de üstüne 2026 yılında olduğumuz söyleniyor ama bu düpedüz doksanlar… Hatta bazen aynı hafta içinde iki ayrı şubeden aynı bilgi, iki ayrı tabloda ve iki ayrı biçimde talep edilebiliyor. Doldurulan tabloların sonra ne işe yaradığını okuldaki kimse öğrenemiyor. Okula bu verilerden yola çıkan tek bir rapor, tek bir geri bildirim dönmüyor. Öğretmenler odasında bu tablolara "şube müdürünün tablo fantezisi" denmesi boşuna sayılmaz.

Bazı resmi yazılar ise öyle absürt ki okuyan, hangi makamda güleceğini şaşırıyor. Birkaç örnek vereyim. Belirli bir günün okulda anıldığını gösteren en az üç fotoğrafın aynı gün sisteme yüklenmesi isteniyor, ardından fotoğraflarda öğrenci yüzlerinin görünmemesi şart koşuluyor. Okulda hiç bulunmayan bir alanla ilgili faaliyet raporu isteniyor ve "okulumuzda bu alan bulunmamaktadır" cümlesinin sayı ve tarih verilerek resmi yazıyla gönderilmesi bekleniyor. Bir yazının son teslim tarihi, yazı okula ulaşmadan dolmuş oluyor. Bir anket bağlantısı gönderiliyor, iki gün sonra "anket güncellenmiştir, yeniden doldurulması" diye ikinci bir yazı geliyor. Bunlar tek tek bakıldığında küçük şeyler gibi görünüyor. Ama her biri bir idarecinin yarım saatini, bir öğretmenin teneffüsünü alıyor ve okulun bir haftası bu yarım saatlerden oluşuyor.
Meselenin bir de öbür yüzü var. Her idareci bu yükün altında aynı şekilde durmuyor. Bazı idareciler bizzat kendi görevi olan işleri öğretmene yıkıyor. Okulun istatistik bilgileri, demirbaş kayıtları, ilçeye gidecek cevap yazılarının taslakları, toplantı tutanakları öğretmenin önüne konuluyor. DYS'de bilgi için havale edilmesi gereken yazılara "gereğinin yapılması" notu düşülüyor. Bir öğretmen beş altı komisyonda üye oluyor ve bu komisyonların çoğunun işi tutanak üretmekten öteye geçmiyor. Daha kötüsü, bazı idareciler bu yükü bir yıldırma aracına çeviriyor. Kendisiyle anlaşamayan, itiraz eden ya da hakkını arayan öğretmene her hafta yeni bir görev, yeni bir rapor, yeni bir form veriliyor. Anayasanın 18. maddesi angaryayı açıkça yasaklıyor ve öğretmenin görevleri de mevzuatta tanımlı. Buna rağmen görev tanımının dışındaki işlerin öğretmene yüklenmesi birçok okulda olağan hale gelmiş durumda. Bu idarecilerin azınlıkta olduğunu da belirtmek gerekiyor. Fakat bir okulun havasını bozmaya, iyi niyetli bir öğretmeni küstürmeye tek bir kişi yetiyor.
Bütün bunların bedelini kim ödüyor dersiniz? Tabii ki öğrenciler. Lisede görev yapan bir öğretmeninin bir haftasını düşünün. Derslerine giriyor, nöbet tutuyor, sınıf rehber öğretmenliği yapıyor, kulüp yürütüyor, zümre ve şube öğretmenler kurulu toplantılarına katılıyor. Bunlar işin doğası gereği. Fakat bunlara her hafta yenileri ekleniyor: e-Okul'a girilecek notlar ve gözlemler, veli görüşme formları, etkinlik raporları, sisteme yüklenecek fotoğraflar, doldurulacak anketler, idareden gelen "acil" tablolar… Öğretmen teneffüste dinleneceği yerde bilgisayar başında form dolduruyor. Zaten bilgisayar da iki tane… Derse girdiğinde aklının bir köşesi o gün bitmeden yetiştirmesi gereken tabloda kalıyor. Derdini anlatmak için yanına gelen öğrenciye "sonra konuşalım" demek zorunda ve çoğu zaman bu "sonra" hiç gelmiyor. Normalde bir öğrencinin hayatında iz bırakan şey, öğretmeninin kendisine ayırdığı vakittir. Biz bu vakti tablolara harcıyoruz. Öğretmenlerimizin çoğu öğrencisiyle ilgilenmek istese de sistem buna maalesef zaman bırakmıyor.

Bu yüzden okullara gelen evrak trafiği kesinlikle azaltılmalı. Bakanlığın kendi sistemlerinde kayıtlı olan bir bilgi okuldan tekrar istenmemeli, il ve ilçe müdürlükleri bir tablo hazırlamadan önce e-Okul'a ve MEBBİS'e bakmak zorunda olmalı. Okullara gidecek her yazı bir süzgeçten geçmeli. Her il millî eğitim müdürlüğü bir yıl içinde okullara kaç yazı gönderdiğini, bu yazılarla kaç tablo istediğini ölçmeli ve bu sayıyı her yıl düşürmeyi hedef olarak koymalı. Bu, yapılamayacak bir iş sayılmaz. Mesela Avusturya Eğitim Bakanlığı, “Freiraum Schule” adıyla yürüttüğü bürokrasiyi azaltma çalışmaları kapsamında 2025-2026 eğitim yılının başında okullara gönderdiği genelgelerin yüzde 80'inden fazlasını yürürlükten kaldırdı ve genelge sayısını 393'ten 73'e indirdi. Bunun daha iyisini biz de yapabiliriz.
Ayrıca okullara idari işleri yürütecek personel de verilmeli. Bugün birçok okulda tek bir memur bulunmuyor ve memurun yapacağı iş müdür yardımcısının, sonra da öğretmenin üzerinde kalıyor. Öğretmenin görev tanımı netleştirilmeli, bu tanımın dışındaki işler öğretmene havale edilmemeli, angaryayı yıldırma aracı olarak kullanan idareciler denetlenmeli, hatta işlerine son verilmeli ve geri hizmete alınmalı. Son olarak her etkinliği fotoğrafla, her çalışmayı tutanakla ispatlama alışkanlığından vazgeçilmeli. Bir okulda yapılan işin değeri, sisteme yüklenen fotoğraf sayısıyla ölçülemez.
Bir okulun kayıt tutması ve hesap vermesi de elbette gerekli. Sorun, evrakın eğitimin önüne geçmesinde. Bugün bir idarecinin başarısı okulunda neyi değiştirdiğinden çok, istenen tabloları zamanında gönderip göndermediğiyle ölçülüyor. Bürokrasi mi, pedagoji mi sorusuna sistem bugün maalesef bürokrasi cevabını veriyor. Bu tercihi değiştirmek kolay olmayacak. Yazışma alışkanlıkları, okulların kadroları, denetim anlayışı ve idareci seçme biçimi birlikte ele alınmalı. Bunu başardığımızda idareci okuluna, öğretmen öğrencisine dönebilir. Başaramazsak tabloları eksiksiz doldurulmuş ama öğrencisiyle bir kez olsun oturup konuşamamış öğretmenlerle yolumuza devam ederiz.


