top of page

Öğretmenlikte İdealizm Ne Zaman, Neden Kaybolur? (Ve Nasıl Geri Gelir?)

  • Yazarın fotoğrafı: onsaritas90
    onsaritas90
  • 3 gün önce
  • 5 dakikada okunur

Bir önceki yazıda kiminle çay içip kimden uzak durmak gerektiğinden bahsetmiştik. Bu bölümde ise öğretmenlik hayatında her zaman yanında taşıman gereken idealizmden bahsedeceğim. Çünkü ilk atandığında çocuklara çok faydalı olacağına, pek çok şeyi değiştirebileceğine dair güçlü bir inancın olacak muhtemelen. Bazen kendi cebinden harcayacak, akşamları planlar yapacak, yeni teknolojileri denemeye çabalayacaksın. Buraya kadar her şey harika. Ama zamanla bu inancın azaldığını, işlerin rutine bindiğini fark edebilirsin. İdealizm bir sabah uyanıp "Ben artık idealist değilim" dediğinde kaybolmuyor. Tıpkı "Ben artık idealist olacağım" diyerek başlamadığı gibi. Bu süreç yavaş yavaş ilerler. Hatta bazen sinsi sinsi… Peki tam olarak nasıl olur? Hangimiz hangi tuzaklara düşebiliriz?


 

Sürecin ilk adımı genelde evrak işleriyle başlar. Yeni bir etkinlik yapmak veya farklı bir proje denemek istersin ama karşına formlar, dilekçeler ve onay süreçleri çıkar. "Hocam bunu yapmak için ilçe onayı bekleyeceğiz" veya "Başımıza iş çıkarma şimdi" denildiğinde hevesin kırılabilir. Bu bürokratik tıkanıklık ve bazı idarecilerin güvenlikçi tavrı ilk yara izidir. Çözüm, evrak işini mecburi bir kural olarak görüp asıl işine odaklanmaktır. Çünkü devletin dili yazıdır. Bu bence de çok doğru. Ne yapacaksan belgelendirmen gerekir. Bu nedenle önce prosedürü öğren ve başvurularını önceden yap. Mesela kendi deneyimimi anlatayım: Öğretmenliğimin üçüncü yılında öğrencilere satranç öğretmek istedim. Bana egzersiz açmam gerektiğini söylediler idareden. Ben sadece satranç öğretmek istiyordum ama devlet bir eğitici olmamı ve işin resmiyetini şart koştu. Hemen bir üniversitenin eğitici eğitimini çevrimiçi olarak alıp bir yıl süreyle egzersiz açtım, öğrencilerime okul dışı saatlerde satranç öğrettim. Eğer bunu yapmasaydım ve o saatlerde bir öğrencinin başına bir şey gelseydi -ki gelme ihtimali her zaman vardır- tüm suç bana kalırdı. Evrak can sıkıcı ama bir yandan da koruyucu kalkanındır, seni yıldırmasın. Bürokrasi her zaman kötü değildir. Bazen gereksiz olabiliyor ama…

 

Bürokrasi kadar yıpratıcı bir başka faktör de öğretmenler odasındaki umutsuzluk ve "biz de bu yollardan geçtik" söylemleridir. "Çocuklar zaten okumuyor, veliler ilgisiz, boşuna uğraşma" diyen tayfa, yeni fikirlerini anlattığında hevesini söndürmek için fırsat kollar. İnsan sürekli "yapamazsın" denilen bir ortamda bir süre sonra bunları sorgulamaya, hatta hak vermeye başlayabilir. İşte o an idealizm kaybolmaya yüz tutar. Bu yüzden konuşacak muhatabını iyi seçmeni öneririm. Seni anlayacak, destekleyecek iki üç meslektaşınla fikirlerini paylaşabilirsin. Destek vereceklerdir.


 

Bazen de sınıfın kapısını kapatıp içeri girdiğinde, hayallerle gerçek arasındaki makas açılmaya başlayabilir. Okul başlamadan önce herkesin dersi dinlediği, notların yüksek olduğu bir sınıf canlandırırsın kafanda. Ama hazırlandığın her ders her zaman beklendiği gibi gitmez. Arka sırada başka şeylerle ilgilenen, konuyu umursamayan birkaç öğrenci olabilir. Ders anlatırken iki üç öğrencinin ilgisizliği tüm emeğini gölgeleyebilir. İşte tam bu noktada "Ne yapsam olmuyor" hissi en tehlikeli duygulardan biridir, çünkü seni "öğrenciler zaten kötü" safına iter.  Ama unutma ki biz insanlarla uğraşıyoruz. Fabrika yönetmiyoruz. Hatalar ve aksaklıklar kaçınılmaz. Bazen bir derste beş on öğrencinin gözlerinin parlaması bile o dersin başarılı sayılması için yeterli olabilir. İdeali hedefleyebilirsin ama mükemmeliyetçilikle kendini yıpratmamalısın.

 

Bunlara ek olarak sınav baskısı ve yetiştirme telaşı da sorunlardan bir tanesi. Üç harfli merkezi sınavlar (LGS, YKS), okul içi sınavlar, müfredatı dönemin sonuna yetiştirme zorunluluğu… Bu koşuşturma içinde bazen deney yapmaya veya yaratıcı etkinliklere vakit kalmayabilir. Her şey test çözmeye döndüğünde, öğretmenlik öğretmek olmaktan çıkar, yetiştirmek olur. Sonra da "Zaten sınavda bunlar çıkacak, boş ver şu etkinliği" diyebilirsin.  Burada küçük bir taktik: Müfredatın %70’ini klasik yöntemle hallet, geriye kalan %30’luk dilimi kendi yöntemlerine ayır. Bir iki deney, bir oyunlaştırma, bir proje… Hem sınav kaygını azaltır hem idealizmini ayakta tutar. Oyunlaştırma için internetten veya bu konuda yazılmış kitaplardan yararlanabilirsin. Özellikle Yavuz Samur’un Eğitimde Oyun, Oyunlaştırma ve Eğitsel Oyun Tasarımı kitabını bu konu için tavsiye edebilirim. Tabii her oyunlaştırma her öğrenciye uymayabilir, öğrenciler arasında farklar var.

 

Sınıf içindeki bireysel farklılıklar da idealizmi zorlayan başka bir alan. Kaynaştırma öğrencisi, mülteci çocuk, dil sorunu yaşayan, aile içi şiddet görmüş öğrenci… Standart olarak kabul edilen yöntemler bu çocuklara işlemez. Sen elinden geleni yaparsın ama yine de bir yere varamayabilirsin. Bu yetersizlik hissi, "Ben ne kadar uğraşsam da fark etmiyor" düşüncesine dönüşür. Çözüm, her öğrenciye aynı yöntemle ulaşamayacağını kabul etmektir. Bazen başarının anahtarı kabullenmektir. Kimi için kelime oyunu, kimi için görsel materyal, kimi için birebir görüşme… Farklılaştırma yapmak zorundayız. Bir öğrencinin hayatında küçücük bir ilerleme bile senin için büyük bir kazanç olmalı. Bunu görebilmek önemli.

 

Ekonomik kaynaklar ve maddi imkansızlıklar ise idealizmin en somut düşmanlarından. Okulun fotokopi kağıdı yok, deney tüpü yok, proje malzemesi yok. Hatta bazen tebeşir veya tahta kalemi bile olmayabilir. Bunları kendi cebinden alırsın bir süre, sonra cebin yetmez. Maaşın zaten ek dersle anca yetiyorken, bir de sınıf için harcama yapmak can sıkıcıdır. Bunu kabul ediyorum. O yüzden burada yapabileceğin en iyi şey, okul-aile birliğiyle iş birliği yapmak, velilerden malzeme desteği istemek (nazik ve şeffaf bir şekilde) ve imkanlar ölçüsünde ücretsiz kaynaklara yönelmektir. Üstelik yaratıcılık, pahalı malzemelerden ziyade zihinle olur. Karton kutulardan bir güneş sistemi yapmak hazır setlerden daha değerlidir benim gözümde. Okul aile birliğinden istemekten çekinme. Ama nasıl bir tavırla isteyeceğini de iyi tayin etmelisin.


 

Okul aile birliği demişken veli durumları da ayrı bir problem. Bazı veliler ilgisiz bazıları ise aşırı müdahaleci. Yapıcı eleştiriyi saldırı olarak algılayan, sürekli şikayet eden, hatta öğretmeni sorgulayan veliler moralini bozabilir. "Kimse kıymet bilmiyor" dediğin an, idealizmin tükenmeye başladığı anlardan biridir. Tecrübeyle sabittir ki her veliyi ikna edemezsin. Bu nedenle veli görüşmelerinde net ve sınırlı ol. Duygusal tepkiler vermemeye çalış. Veliyi dinle ama onun her istediğini yapmak zorunda olmadığını da hatırından çıkarma. Gerektiğinde idareden destek iste. Şu gerçeği unutma ki bir velinin kıymet bilmemesi, yaptığın işin değerini asla düşürmez. İşinin değeri senin vicdanının mesleğinle ilgili olarak sana nasıl seslendiğinde gizli.

 

Hazır veli demişken, toplumsal saygınlık da idealizmin düşmanlarından biridir. Öğretmenlik itibarı cemiyetimizde giderek azalıyor ve sosyal medyada sürekli eleştiriliyoruz. Veliler de bazen bize hizmet sağlayıcı muamelesi yapabiliyor. Bu ortamda "Ben neyim ki" duygusuna kapılmak çok kolay. Burada yapman gereken, öz saygını kendi işine verdiğin anlamdan almak. Bir öğrencinin gözlerindeki ışıltı, bir velinin samimi teşekkürü, bir meslektaşının takdiri… Bunlar sosyal medyadaki başlıklardan çok daha ağır basar. Kendi değerini başkalarının onayına bağlama yanlışına düşme.

 

Şimdi bambaşka bir konuya değinelim, teknoloji ve dijital çağın getirdiği dikkat dağınıklığı… Öğrenciler uzun yıllardır telefona, sosyal medyaya, oyunlara o kadar bağımlı ki klasik öğretmenlik anlayışıyla onları yakalamak neredeyse imkansız. Bu sebeple sen de dijital dünyayla yarışmak yerine onları kullanmayı dene. Eğitim uygulamaları, interaktif sunumlar, dijital oyunlar… Ama bunlar da zaman ve efor ister. Evde çalışmak zorundasın. Bazen "Yine mi uğraşacağım" diyebilirsin ama küçük adımlarla başlarsan zamanla ne kadar şey öğrendiğine de şaşırabilirsin. Derslerde de bir konuyu dijital bir etkinlikle işle, sonraki konuyu geleneksel yap. Tamamen dijitalleşmek zorunda değilsin, ama birkaç yeni araç öğrenmek öğrencilerle bağ kurmanı kolaylaştırır.

 

Zaten mesleğin ilk yıllarında konuları farklı yöntemlerle anlatmaya çalışırsın. Aynı konuyu yıllarca anlattıktan sonra da zihnin otomatiğe bağlar. Yeni materyal hazırlamak, soru tipi araştırmak zor gelmeye başlar. "Zaten bu klasik anlatımla da anlıyorlar" dersin. İşte o an, idealizmin konfor alanına yenik düşer. Oysa her sınıf farklıdır. Beş yıl önce işe yarayan yöntem, bugün işe yaramayabilir. Kendini güncellemeyi bıraktığında heyecanın da kaybolur. En azından yılda bir iki tane yeni yöntem dene, birkaç eğitim al ve eğitim yöntemleriyle ilgili ayda en az iki makale oku. Bu hem mesleki gelişim hem de içsel motivasyon için altın değerindedir.


 

Sevgili meslektaşım, tüm bu engelleri sıraladıktan sonra şunu söylemeden edemeyeceğim… İdealist olmak zamanla kaybolmak zorunda olan bir şey değildir. Onu korumanın yolu, odak noktanı sınıftaki öğrencilerde tutmak, dışarıdaki olumsuz durumları sınıfın içine taşımamak ve kendine de iyi davranmaktır. Sistem yorucu olabilir, meslektaşların hevesini kırabilir, veliler anlamayabilir, ekonomik şartlar zorlayabilir ama sınıfının kapısını her kapatışında, dersin ve sınıfın tek sorumlusu sen olacaksın. Sezgilerinle, samimiyetinle ve inadınla orada olursan, ışığın bir şekilde birilerine ulaşır. İlla ki birilerini aydınlatırsın.

 

Bir öğrencinin hayatında bıraktığın küçük bir iz de tüm bu bürokrasiden, olumsuzluklardan daha kalıcıdır. Sen idealistliğini kaybettiğinde, öğrencilerin de umudunu kaybeder. Bu da büyüyerek topluma zarar verir. O yüzden çalış, yenilen, kendini güncelle, ama asla vazgeçme. Çünkü bu meslekte asıl kazanan, yılmadan devam edenlerdir.

bottom of page